Breakdance olimpiyat tartışması, bir sanatın kurumsallaşma sürecinde özgünlüğünü kaybetme tehlikesine dair daha geniş bir soruyu gündeme taşır. Bu soru, spor tarihinde yeni değildir; ancak breakdance söz konusu olduğunda özellikle keskin bir boyut kazanır. Breakdance olimpiyat sahnesine taşındığında, değerlendirme kriterleri de kaçınılmaz olarak standartlaşır. Jüriler puan vermek zorundadır; puan vermek için kategoriler oluşturmak gerekir. Yaratıcılık, kural çerçevesine sığdırıldığında kural içinde yaratıcılık haline gelir. Bu dönüşüm, sokak dans kültürünün özündeki doğaçlama ruhunu sıkıştırır. Sokak dansının kökleri bir protestodur; sınırlı kaynaklarla, dışlanmış gençliğin kendi varoluşunu ifade etmesidir. Bu kültürün olimpik çerçeveye taşınması hem bir tanınma hem de bir evcilleştirme anlamına gelir. Tanınma değerlidir; toplumsal prestij sağlar, finansmana kapı aralar. Ama evcilleştirme bedeli ağırdır: Kadraja girmeyen, kurallara uymayan, jüri onayı aramayan orijinal dans biçimleri görünmezleşir. Breakdance olimpiyat tartışmasının pratik boyutu da önemlidir. Olimpiyatlara hazırlanan dansçılar belirli teknik kriterlere odaklanır. Bu odaklanma, dans pratiklerini birörnekleştirir. "Puan alan" hareketler öne çıkar, "puan almayan" özgünlükler törpülenir. Sokak kültürünü korumak için yapıcı yanıt şudur: Olimpiyat varlığı ile sokak dans sahnesini birbirinden bağımsız tutmak. İki alan farklı değerlere hizmet edebilir; ancak bu ancak toplulukların kendi tarihlerine ve kimliklerine sahip çıkmasıyla mümkün olur.