Çiftliğe vardığımda sabahın altısıydı. Hava soğuktu, toprak ıslaktı, uzakta bir horoz ötüyordu. Ben daha önce hiç bu kadar erken kalkmamıştım, ya da belki kalkmıştım ama toprak kokusuyla uyanmamıştım. Çiftlik mutfağı deneyimine gönlümü açmak için bir hafta tatil yapmıştım. Arkadaşım "Çoğu insan tatile gider, sen neden çalışmak istiyorsun?" demişti. Anlatmakta zorlandım. Belki de kendin pişirmek bir çeşit tatildi benim için. O sabah ilk görevim sebze toplamaktı. Domates, biber, kabak, hepsi bahçenin tam ortasında, sıralı yatakların arasında duruyordu. Dokunduğumda hâlâ sabah çiğinin soğukluğunu taşıyorlardı. Süpermarketteki domates bunlarla aynı meyve miydi gerçekten? O an şüphe ettim. Çiftlik mutfağı deneyiminin beni en çok şaşırtan yanı şu oldu: İsraf etmek istemiyordum. Çünkü ne kadar emek verdiğini biliyordum. Biber saplarını atmak yerine çorbalık suya koydum. Domates kabuklarını meyve sirkesine bıraktım. Bunları kimse söylememişti bana, beden kendiliğinden öğrendi. Öğle yemeğini hazırladık, büyük bir güveçte pişen sebze yemeği, ekmek, zeytinyağı. Sofra açık havadaydı. Çiftliğin ortasında, bir ahşap masanın çevresinde on iki kişi oturduk. Kimseyi tanımıyordum. Ama aynı yemeği pişirdiğimiz için bir şeyimiz ortaktı. Hava kararmadan önce son bir şey öğrendim: Kalan yemeği saklamak. Plastik ambalaj yoktu. Cam kavanozlar, bez örtüler, tahta kapaklar. Çiftlik mutfağı deneyimi bana şunu verdi, yemek sadece yenilecek bir şey değil. Üzerinde düşünülecek, saygı gösterilecek, korunacak bir şey. Eve dönerken çantamda birkaç kavanoz reçel vardı. Ve içimde bir şeyler yerli yerine oturmuştu.