Ekosistem denge metaforu, doğa koruma söyleminde ve popüler kültürde derin biçimde yerleşmiştir. "Doğanın dengesi bozuldu" ifadesini duymamış yoktur. Ancak ekoloji bilimi, bu metaforun gerçeği yansıtmadığını onlarca yıldır göstermektedir. Ekosistem denge metaforu, doğayı belirli bir referans noktasında sabit durmaya çalışan bir sistem olarak çerçeveler. Bir türün nüfusu azaldığında ya da arttığında, ekosistem bu "dengeye" dönmeye çalışıyor gibi anlatılır. Oysa ekosistemler ne dengeli ne de istikrarlıdır; dinamiktir, değişkendir ve çoğu zaman kesintisiz dönüşüm içindedir. Sukseyon ekolojisi bu gerçeği açıkça ortaya koyar. Bir orman yanarsa ya da bir çayır terk edilirse, o alanda zamanla farklı bitki ve hayvan türleri birbirinin yerini alır. Bu süreç, bir "denge noktasına" ulaşıp orada kalmakla son bulmaz; değişim devam eder. Referans noktası sorusu, "hangi durum orijinal dengeyi temsil eder?", genellikle yanıtsız kalır. Ekosistem denge metaforu pratik sonuçlar üretir ve bu sonuçlar sorunlu olabilir. Doğa yönetiminde, bir ekosistemin geçmişte sahip olduğu belirli bir türler kombinasyonunu geri getirme ya da sabit tutma çabası, ne pahasına olursa olsun sürdürülmesi gereken bir hedefmiş gibi sunulabilir. Bu bakış açısı, ekosistem dinamiklerini anlama ve onlarla çalışma yerine statik bir geçmişe tutunma tuzağına düşürür. İstilacı türler tartışması da ekosistem denge metaforuyla iç içe geçer. Yabancı türlerin ekosistemi "bozduğu" söylemi, zaman zaman meşru bir ekolojik kaygıyı; zaman zaman ise aşırı bir doğa saflığı ülküsünü yansıtır. Ekosistemler tarih boyunca tür kayıpları ve türlerin yayılmasıyla şekillenmiştir. Daha doğru bir çerçeve, ekosistemi dinamik, değişken ve belirli koşullara yanıt veren bir sistem olarak ele almaktır. Bu çerçeve, hem bilimsel doğruluğu artırır hem de koruma stratejilerini daha gerçekçi temellere oturtur.