İlk sunum deneyimim yirmi dört kişinin önündeydi. Böyle küçük bir sayı bugünden bakınca önemsiz görünüyor. O gün bana koca bir kongre salonuymuş gibi hissettirdi. Haftalarca hazırlandım. Slaytları yüzlerce kez kontrol ettim. Metni ezbere biliyordum neredeyse. Yine de kapının önünde durduğumda, vücudum başka bir program çalıştırdı. Kalp hızlandı. Sesim ilk cümlede titredi. Ellerim nereye gideceğini bilmiyordu. Sunum yapılırken zihin iki yer arasında bölündü: anlatmak istediğim içerik ve izleyicilerin yüzündeki ifadeler. İlk sunum deneyiminin garip bir yanı şu: hazırlandığın her şeyi unutuyorsun. Ezberlediğin güçlü giriş cümlesini unutuyor, kendin başka bir yerden giriyorsun. Bu o an çok kötü hissettirdi. Sonradan fark ettim: o spontan giriş daha doğal çıkmış. Sunumu bitirdim. Alkış geldi. "Güzeldi" denildi. Kendim beğenmedim ama dışarıdan farklı görünmüştü. İlk sunum deneyiminden çıkardığım ders: Hazırlık gerekli ama fazla hazırlık sertleştiriyor. Ve kaygı enerjisini, performansı yıkan değil besleyen bir şeye dönüştürmek mümkün. O günden bu yana onlarca sunum yaptım. Hâlâ küçük bir gerilme oluyor. Ama o gerilme artık düşman değil, dikkat ve bağlılık işareti.