İş görüşmesi tercümanlığı deneyimim arasında en çok yer etmiş olanı, iki büyük şirketin birleşme müzakeresi sırasında yaşadıklarım. Toplantı odasına girdiğimde masanın iki tarafında da takım elbiseli, soğuk bakışlı adamlar oturuyordu. Ben ortadaydım, kelimenin tam anlamıyla. İş görüşmesi tercümanlığı salt dil bilgisiyle yürümüyor. Her cümlenin arkasında bir alt metin var: kim kime ne kadar esneyecek, hangi kelime seçimi üstünlük kurmaya çalışıyor, hangi duraklama karşı tarafı düşündürmeye yarıyor. Bunu anlamak zaman aldı. Toplantının ilk saatinde her şey yolundaydı. Sonra bir yönetici 'bu teklif kabul edilemez' dedi. Ben Türkçeye aktarırken tonu yumuşatmak istedim, 'bu teklifin gözden geçirilmesi gerekiyor' gibi. Ama yanımdaki kıdemli tercüman bana fısıldadı: 'Kelimesi kelimesine çevir.' Haklıydı. Ton da bir mesajdır; seni onu değiştirmeye kimse yetkilendirmemiş. O günden beri iş görüşmesi tercümanlığında asla 'yumuşatma' yapmıyorum. Tarafların kendi tonu, kendi seçimidir. Benim işim köprü olmak, filtre olmak değil. Bir şeyi daha öğrendim: müzakere masasında en az konuşan kişi en çok şeyi görür. Tercüman olarak orada sessizce oturup hem Türkçe hem de karşı dili dinlerken, aslında iki kültürün nasıl pazarlık yaptığını gözlemliyorsun. Bu deneyim bana dil öğretmekten çok insan öğretti.