Minimalist gardırop kararını bir sabah kıyafet seçerken verdim. Aynı anda on parça arasında sıkışmıştım; hepsi vardı ama hiçbirini giymek istemiyordum. O an, sayıyla mutluluğun ilişkisiz olduğunu kavradım. Minimalist gardırop geçişinin ilk ayı eleme ayıydı. Her parçayı elden geçirdim. Soru basitti: son altı ayda giydim mi? Hayırsa neden? Cevap çoğunlukla şuydu: ya uymuyor ya artık sevmiyorum ya da sadece doldurmak için almıştım. Üç kategoriden biri. İkinci ay zor geçti. Minimalist gardırop benim için henüz yerleşmemişti ve yeni bir parça alma isteği çok güçlü. Bir alışveriş merkezine girdim, beğendim, sonra durdum. "Elmdekilerle birleşiyor mu? Bir başka parçayı çıkarıyor mu?" Cevap ikisine de hayırdı, almadım. Bu soru minimalist gardırop disiplininin çekirdeği. Üçüncü ay dengeye oturdu. Artık ne giysem bir anlamı vardı. Her parçayı seviyordum, her parça bedenime oturuyordu, her parça başka bir parçayla çalışıyordu. Minimalist gardırop salt sayıyı azaltmak değil; her parçanın çalışmasını sağlamak. Artık fark ettiğim bir şey var: minimalist gardıropla daha çok vakit kazandım. Sabahları hızlanmış, kafam netleşmiş. Kıyafet kaygısı hayatımdan çıktı. Üç ay, bir dönüşüm için yeterli. Kolay değildi ama her ay bir şey öğretti. İlk ay ne istemediğimi, ikinci ay nasıl direneceğimi, üçüncü ay da neyi istediğimi.