Sahne tasarımı teknoloji ilişkisi, çağdaş tiyatroda giderek daha kırılgan bir denge noktasına taşındı. LED ekranlar, projeksiyon haritalama, interaktif ışık sistemleri ve ses teknolojileri sahneyi görsel açıdan çarpıcı kılıyor, ama oyuncuyu gölgede bıraktığında ne kalıyor? Sahne tasarımı teknoloji kullanımı belirli bir eşiği aştığında ortaya çıkan sorun şu: Seyircinin gözü ve dikkati teknolojik gösteriye kilitleniyor. Aktörün yüzündeki nüans, ses tonundaki kırılma, beden dilinin ince anlatımı, bunlar görünmez hale geliyor. Sahne hem fiziksel hem de dikkat anlamında oyuncunun elinden alınıyor. Bir de yaratıcı süreç üzerindeki etkisi var. Yoğun sahne tasarımı teknoloji altyapısı kurulduğunda, prova süreci teknolojinin sınırlılıklarıyla şekilleniyor. Yönetmen ve oyuncular, sahnelemeyi teknik koşullar içine sıkıştırmak zorunda kalıyor. Bu, dramaturjik esnekliği kısıtlıyor. Bazı prodüksiyonlar teknolojiyi harika kullanıyor: Metnin anlattığını görselleştirmek, seyircinin algısını genişletmek, metaforik bir katman eklemek için. Bunlar teknoloji ile oyunculuğun bütünleştiği örnekler. Sorun, teknolojinin bir vitrin unsuru olarak kullanıldığı durumlarda çıkıyor. Alternatif: Teknolojiyi araç olarak tut, amaç olarak değil. Bir sahne tasarımı teknoloji kararı her zaman şu soruyla test edilmeli: Bu, oyunun anlatısına ne katıyor? Eğer yanıt "hiçbir şey" ya da "sadece görsellik" ise, o teknoloji gereksizdir. Tiyatronun çekirdeği insan bedeni ve sesinde. Teknoloji bunu güçlendirdiğinde anlam taşıyor, kapsadığında anlam yitiriyor.