Mimarlık okulu deneyimim, ilk gün kapıdan girdiğimde bambaşka bir şekil aldı. Kayıt yaptırırken aklımda parlak çizim masaları, görkemli stüdyolar ve birbiriyle ilham dolu sohbet eden öğrenciler vardı. Gerçekte karşıma çıkan ise kalabalık bir koridorda birbiriyle tanışmaya çalışan, kaygılı yüzlerdi. O gün bölüm başkanımız kısa bir konuşma yaptı. Şunu dedi: "Mimarlık okulunda başarılı olmak istiyorsanız uyku düzeninizden vazgeçmeye hazır olun." Güldük hepimiz. Ama haklıydı. Mimarlık okulu deneyiminin ilk haftasında bile bu gerçeği hissettim; ders programı yoğundu, terminoloji yabancıydı ve stüdyo asistanları sert eleştirilerini sakınmıyordu. Beklentilerimle gerçeğin çarpıştığı ilk somut an, atölye dersinin ilk ödeviyle geldi. "Bir mekânı algıla ve çiz" denildi. Ben güzel bir perspektif bekliyordum, hocam ise algıyı sorguluyor, neden o açıdan baktığımı soruyordu. Mimarlık okulu deneyimi, teknik beceri kadar düşünme biçimini de şekillendiriyor; bunu o gün öğrendim. İlk dönem boyunca kendi kendime bir dönüşüm geçirdim. Tasarımın sadece estetik değil, işlevsellik ve bağlam üzerine kurulu olduğunu kavramaya başladım. Mimarlık okulu deneyiminin bana kattığı en değerli şey, sorgulamayı öğrenmekti; bir binanın güzel görünmesi yetmez, neden orada olduğunu da cevaplamak zorundayım. Aynı zamanda birlikte çalışma kültürü de farklıydı. Mimarlık öğrencileri gece yarısı stüdyoda model keserken bile fikirlerini paylaşır. Bu kolektif ortam, mimarlık okulu deneyiminin en değer verdiğim boyutuydu. Birinden bir şey öğrenmek için unvan beklemeye gerek yok; herkes bir şey biliyor. Geriye dönüp baktığımda, ilk günkü o çarpışma benim için bir uyarı değil, bir davet gibiydi. Beklentilerini kırar ve gerçekle yüzleşebilirsen, mimarlık okulunun sana verebilecekleri çok daha fazla.