Yirmi altı yaşında, kariyer planlarım çökmüşken bir kitapçıda Camus absürdizmiyle tanıştım. Raf önünde durmuş, biri tavsiye edince aldım. Kapak tasarımı bile sormuyordu bir şeyi, ama içindekiler soruyordu. Camus'nün anlattığı şey şuydu: Hayat anlamsız, insan anlam arıyor, bu ikisi arasındaki çatışma absürdü oluşturuyor. Ve önerisi, bence Batı felsefesinin en cesur önerilerinden biri: Bu gerçeği görmek, seni ezmek zorunda değil. Ona rağmen yaşayabilirsin, hatta daha dolu yaşayabilirsin. Camus absürdizmiyle ilk karşılaşmam beni rahatsız etti. "Anlamsız" dediğinde, bir yerde içim sıkıştı. Anlam yoksa neden çalışıyorum, neden çabalıyorum? Bu soruyu kendime sormak yerine kaçmak daha kolaydı. Ama Camus kaçışa da inanmıyordu, ne inkar, ne ölüm, ne de hayali bir kurtuluş. Bir şeyi fark ettim: Anlamsızlık korkum, aslında kontrolsüzlük korkumdu. Her şeyin bir anlamı olduğuna inandığımda, bir yerlerde her şeyin "düzgün gideceğine" de inanıyordum. Camus bunu bozdu. Ama sonra bir şey daha fark ettim: Camus absürdizmini özümseyen biri olarak yaşamak, paradoks biçimde çok daha hafif hissettiriyor. Anlam dışarıdan gelmeyecekse, ben oluştururum, her sabah, her tercihle, her küçük eylemle. Bu sorumluluk ağır, ama özgürleştirici de. Şimdi o dönemin kariyer çöküşüne bakıyorum. O zaman felaketti. Geriye dönünce, o kırılma noktası olmadan şu an nerede durduğumu bilemezdim. Anlam böyle inşa ediliyormuş, geriye bakarak değil, yaşarken.