Belediyenin şehir bostanı gönüllülük çağrısını sosyal medyada gördüğümde tam da evden çalışmanın verdiği kapalılık hissiyle boğuşuyordum. Haftada bir gün dışarı çıkmak, biraz toprakla uğraşmak iyi gelir diye düşünerek kaydoldum. O ilk Cumartesi sabahı, çamurlu botlarımı giyip bostana gittiğimde hiç bilmediğim bir dünyayla yüz yüze geldim. Şehir bostanı gönüllülük deneyimi beni kısa sürede ayaklarımı yere bastırdı; hem gerçek anlamda hem de mecazi olarak. Toprağa ilk elimi götürdüğümde nasıl tutacağımı bile bilmiyordum. Yanımda çalışan Fatma Hanım, yetmiş yaşında emekli bir öğretmendi, ellerini toprağa nasıl sokacağımı gösterdi. "Toprağı dövme, ona selam ver" dedi gülerek. O gün çilek fideleri diktik; kırk tane. Her hafta bostana gidince yeni bir şey öğrendim. Hangi tohumun ne zaman ekileceğini, hangi bitkinin yanında hangi bitkinin büyüdüğünü, yağmurun ardından toprağın nasıl bir koku yayacağını. Şehir bostanı gönüllülük çalışmalarında en büyük sürprizim ise insanların çeşitliliğiydi. Gruptan bir mühendis, bir terzi, bir üniversite öğrencisi, emekliler, gençler, herkes aynı tarlada eğilip kalkıyordu. Hasadın ilk olduğu gün duyduğum tatmini tarif etmek güç. Yetiştirdiğimiz domatesi elimle koparıp ısırdığımda süpermarketten aldığım hiçbir domatesin bu tadı vermediğini anladım. Bunu başka türlü açıklayamam; emeğin lezzete dönüşmesi galiba böyle bir şey. Gönüllülük sürecinin bana kazandırdığı en değerli şey sabır oldu. Toprak acele etmiyor. Ekmek var, sulamak var, beklemek var. Hava bozunca planlar değişiyor, dolu yağınca üzülüyorsun ama ertesi hafta yeni filizleri görüyorsun. Bu döngü içinde kentli hayatın koşuşturmasından biraz olsun uzaklaşabiliyordum. Sekiz aylık sürecin sonunda sadece sebze yetiştirmeyi değil, toprakla olan ilişkimi de yeniden kurmuştum. Şehir bostanı gönüllülük deneyimi bana gıdanın nereden geldiğini, toprağın ne kadar kıymetli olduğunu ve yavaş olmayı hatırlattı. Hâlâ her Cumartesi sabahı çamurlu botlarımı giyiyorum.