Dağ yürüyüşü deneyimim Uludağ'la başlamadı ama Uludağ'da ilk kez gerçekten anladım neden insanlar dağa çıkıyor. Yaz sonuydu, hava soğudu. Sabahın altısında araçtan indim, başlangıç noktasında küçük bir grupla buluştuk. Kılavuzumuz sabah sakin, tecrübeli biriydi, fazla konuşmadı. "Hazırsak başlayalım" dedi, başladık. Dağ yürüyüşü deneyiminde ilk saat aldatıcıdır. Yol düz ve kolay, hava serin, moralin yüksek. İkinci saat eğim başlıyor, nefes değişiyor. Üçüncü saatte bacaklar konuşmaya başlıyor. Benim için en güç kısım dördüncü saatti. Yüksek irtifa hissini o zaman anladım. Başım hafif ağrıdı, adımlar biraz yavaşladı. Kılavuz duraksamamı söyledi, su içtim, nefeslendim, devam ettim. Zirveye yaklaştıkça rüzgar arttı. Uludağ'ın tepesinde rüzgar sizi itmek istiyor. Denge bozulabilir, dikkat gerekiyor. Bir el kayalara değdi birkaç kez. Sonra zirve oldu. Durdum ve baktım. Bursa ovası uzakta, sis altında. Bulutlar aşağıda, biz yukarıda. Bu görüntüyü fotoğrafla aktarmak imkânsız; gözle de tam aktarmıyor, hissi aktaramıyor. Dağ yürüyüşü deneyiminin öğrettiği en önemli şey: hız değil, ritim. Sürekli düzgün bir tempoda yürümek, sprinterlar gibi hızlanıp durmaktan daha iyi. Bunu inişte daha iyi anladım, dizlerim patlamamıştı çünkü tempom düzdü. Aşağı inince çay içtim, otların üzerine uzandım. Yorgunluk lüks gibi hissettirdi.