Okçuluk deneyimi aklımın köşesinde yıllarca bir fantezi olarak kalmıştı. Kısa yay, uzak hedef, nişangah: birleşince çok çekici bir imge vardı kafamda. Nihayet şehirdeki bir kulübe üye olduğumda gerçeklik beklentimle manzara olarak bambaşkaydı. İlk gün elime yay verdiklerinde geri çekemezdim. Yani harfi harfine; yayı germek için gereken kuvveti yoktu kolumda. Antrenör baktı, gülümsedi, daha hafif bir yay getirdi. "Herkes böyle başlar" dedi. Bu teselli edici ama aynı zamanda biraz da insan gururunu ezip geçen bir an. Okçuluk deneyiminin ilk iki ayı tamamen teknik üzerine geçti. Nasıl durulur, omuz nasıl açılır, çekiş elinin yeri neresi, nefes ne zaman tutulur. Ok atmak sandığımdan çok zihinsel bir aktiviteydi. Tam odaklanmadan, tam sakin olmadan ok doğru gitmiyor. Bu farkı yaşayarak anlamak çok şey öğretti. Dördüncü ayda ilk kez tam isabet yaptım. Küçük bir ok, küçük bir daire; ama o sesin duyulması ile bir şey tıkladı. Okçuluk deneyiminin bu anı kelimelerle aktarmak güç; sakin bir zafer hissi gibiydi. Kulübün en beklenmedik boyutu insanları oldu. Emekli bir mühendis, gençlerin okçuluk merakı ile gelen bir yüksek lisans öğrencisi, ev hanımı üyeler. Herkes farklı ama menzilde yan yana duruyoruz, aynı hedefe bakıyoruz. Bu ortak suskunluk çok değerliydi. Okçuluk deneyiminin bana kattığı en önemli şey sabır oldu. Her hafta küçük bir ilerleme, bazen geri gidiş. Antrenör "İyi bir okçu kayıplarını olgunlukla kabul eder" dedi bir gün. Sadece okçuluk için değil, başka şeyler için de geçerli bu.