Yazın sinemaya gitmek bende bir ritüel. Temmuz ortası öğle sıcağı, dışarı çıkmak pek mümkün değil, ama sinema soğuk, karanlık, iki saat hiçbir yere gitmen gerekmiyor. Bu alışkanlık yirmi yıl önce başladı, hâlâ devam ediyor. Her yazın en az bir defa, bazen daha fazla, öğleden sonra tek başıma sinemaya giderim. Sosyal bir etkinlik değil; yalnız seyrederim, popcorn alırım, battaniyemi varsa koltuğa kapatırım. Yazın sinemaya gitmenin en güzel tarafı kalabalığın az olması. Hafta içi öğleden sonra seansı genelde boş. Sıra beklemek yok, koltuk seçimi özgür, yanında konuşan biri yok. Sinema deneyiminin tam olması için bu sakinlik şart. Klima konusu gerçek bir nimet yaz ortasında. Dışarısı otuz beş derece, içerisi yirmi derece. İlk on dakikayı bu sıcaklık geçişini hissetmekle geçiriyorum. Sonra vücut alışıyor ve ekrana odaklanmak çok kolaylaşıyor. Yazın sinemaya gitmek konusunda bir anım var: bir Ağustos ayında şehirde hiçbir yerde olmak istemiyordum. Yalnız, sıkılmış, enerjim yok. Sinemaya girdim, karanlıkta oturdum, iki saat boyunca başka bir hikayenin içinde yaşadım. Dışarı çıktığımda bir şeyler değişmişti. Beden soğumuştu, zihin boşalmıştı. Sinema bu yüzden yazın benim için restorasyon mekanizması. Salonun soğukluğu fiziksel, hikaye duygusal, karanlık zihinsel bir dinlenme. Üçü birlikte çalışıyor.