İngiltere'deki bir üniversite bünyesinde yürütülen geniş kapsamlı klinik çalışma, kanda D vitamini düzeyi yetersiz olan bireylerin majör depresif bozukluk geliştirme riskinin, yeterli düzeyde D vitamini depresyon ilişkisini inceleyen önceki çalışmaların öngördüğünden çok daha yüksek olduğunu ortaya koydu. Bulgular, The Lancet Psychiatry dergisinde yayımlandı. Araştırma, 30.000'i aşkın katılımcının beş yıl boyunca takip edilmesiyle tamamlandı. Serum 25-hidroksivitamin D düzeyi 20 nanomol/litre altında seyreden grupta, yeterli D vitamini düzeyine sahip bireylere göre depresyon tanısı koyulma oranının iki katına ulaştığı saptandı. D vitamini depresyon bağlantısı, yaş, cinsiyet, sosyoekonomik durum ve güneş ışığına maruz kalma süreleri gibi karıştırıcı değişkenler istatistiksel olarak dışlandıktan sonra da istatistiksel anlamlılığını korudu. Araştırmacılar, D vitaminin serotonin sentezinde ve beyin nöroplastisitesinde üstlendiği rolle açıklanan bu ilişkinin tek yönlü olmadığını vurguladı. Depresyon belirtileri gösteren bireylerin daha az dış mekân aktivitesi yapması nedeniyle güneş ışığına maruz kalmalarının azaldığı ve dolayısıyla D vitamini düzeylerinin daha da gerilediği, kendi kendini besleyen bir döngünün oluştuğu ifade edildi. Çalışmada ayrıca mevsimsel örüntü gözlemlendi. Kış aylarında D vitamini eksikliğinin zirveye ulaştığı dönemlerde depresyon semptomlarının da belirgin biçimde arttığı, bu tablonun özellikle kuzey enlemlerinde yaşayan katılımcılarda daha net seyretti saptandı. Araştırmacılar, D vitamini depresyon ilişkisinin nedensellik mi yoksa korelasyon mu olduğunu kesin olarak belirlemek için randomize kontrollü deneylere ihtiyaç duyulduğunu vurguladı. Bununla birlikte çalışma grubunun büyüklüğü ve takip süresinin uzunluğu, elde edilen bulguları epidemiyolojik açıdan güçlü kılmaktadır. Araştırmanın dikkat çektiği bir diğer boyut, D vitamini eksikliğinin küresel ölçekte yaygın olmasıdır. Dünya genelinde nüfusun yaklaşık üçte birinin yetersiz D vitamini düzeyine sahip olduğu tahmin edilmekte; bu durum, söz konusu bulguların ruh sağlığı politikaları açısından taşıdığı önemi artırmaktadır.