Yirmi dört yaşındaydım ve hiç görmemiştim. Bu tuhaf geliyor olabilir. Ama şehirde büyüdüm, şehirde yaşadım. Gece gökyüzüne baksam birkaç yıldız görürdüm, hepsi bu. Samanyolu gözlemi denen şeyin ne olduğunu sadece fotoğraflardan biliyordum, uzay fotoğrafları, düzeltilmiş renkler, filtreler. Gerçek gökyüzü böyle görünmez diye düşünürdüm. Kampçı arkadaşlarımla o yazı dağa çıktığımızda beklentim yoktu. Çadırı kurduk, yemek yedik, ateş yaktık. Geç saatlerde ateş söndü. Ben hâlâ uyumamıştım, dışarı çıktım. Yukarı baktım. Samanyolu gözlemi yapmak için özel bir şey gerekmiyor, sadece ışık kirliliğinden uzak bir yer ve açık bir gece. O gece ikisi de vardı. Ve gökyüzünde bir bant vardı. Fotoğraflardaki gibi değil; daha soluk, daha gerçek, daha büyük. Tepeden tepeye uzanan, milyarlarca yıldızın bir bulanıklık hâline geldiği o şerit. Gözlerim ıslandı. Kendim de fark etmedim başta. Sonra fark ettim ve şaşırdım. Neden ağlıyorum? Güzel bir şey gördüm, tamam. Ama bu kadar? Sanırım ağladım çünkü o ana kadar soyut olan bir şey aniden somut oldu. Bütün hayatım boyunca "galaksi" kelimesini kullanmıştım, duymuştum, okumuştum. Ama bir galaksinin içinde olduğumu, onun kenarından içine baktığımı hiç hissetmemiştim. Samanyolu gözlemi bana galaksinin içinden bir bakış açısı verdi, ve bu, beklemediğim bir his uyandırdı. Küçüklük. Ama yalnız bir küçüklük değil. Bağlılık hissi gibi bir şey. O yıldızlardan bazıları milyarlarca yaşında. Bazıları artık yok ama ışıkları hâlâ geliyor. Ben o ışıklara bakıyorum, geçmişe bakıyorum aslında. Sabah arkadaşlara anlattım. Güldüler biraz. Sonra bir tanesi "ben de ilk gördüğümde etkilenmiştim" dedi. Samanyolu gözlemi herkes için ayrı bir şey. Benim için, kendimi kâinatin bir parçası olarak hissettiğim ilk andı.