O gece hava inanılmaz berraktı. Komşumun yıllardır garajda sakladığı teleskopu nihayet dışarı çıkarmıştık. Şehrin kenarındaki o küçük bahçede, ikimiz de ne aradığımızı tam bilmiyorduk aslında. Teleskopla Jüpiter gözlemi yapacaktım ilk defa. Kulağa basit geliyordu: gökyüzüne bak, büyük gezegeni bul, odakla. Ama odaklamayı becermem on beş dakika sürdü. Elimdeki küçük kılavuz kağıdını fenerle aydınlatarak okudum, yanlış okudum, tekrar okudum. Sonra birden, orada oldu. Okuduğum hiçbir şey beni buna hazırlamamıştı. Teleskopla Jüpiter gözlemi yaptığınızda sadece parlak bir nokta göreceğinizi düşünürdünüz değil mi? Ben öyle düşündüm. Ama tam aksine, önüme küçük ama net bir disk çıktı. Ve o diskin yanında, bir çizgi hâlinde dizilmiş dört küçük nokta. Galile'nin 1610'da gördüğü tam o noktalar. Aynı noktalar. Dört yüz yıldan fazla zaman sonra, bir komşunun eski teleskobuyla ben de aynı şeyi görüyordum. Donup kaldım gerçekten. "Dur bir saniye," dedim komşuma. "Bunlar uyduları mı?" Kafasını sallayınca içim bir ürperme ile doldu. Io, Europa, Ganymede, Callisto. İsimlerini kitaplarda okumuştum ama hiçbir zaman gerçek olmamışlardı benim için. O an gerçek oldular. Teleskopla Jüpiter gözlemi yapmanın bu kadar sarsıcı olacağını bilseydim daha çok önce yapardım. İnsan "evren büyük" cümlesini kaç kez duyar, okur, hatta söyler, ama anlamaz. O gece anladım. Milyarlarca kilometre ötedeki bir gezegenin uyduları, gözümün hemen önünde asılı duruyordu. Sonraki iki saati orada geçirdik. Jüpiter'in bantlarını seçmeye çalıştım, biraz görünebildi biraz görünemedi, ama önemli değildi artık. Asıl şok geçmişti bile. Bilimin kitaplarda yaşayan soyut bir şey olmadığını, gökyüzüne bakınca elle tutulur hâle geldiğini o gece bedenimle hissettim. Ertesi sabah işe giderken hâlâ tuhaf bir sersemlik vardı kafamda. Aynı otobüs, aynı yol, aynı insanlar, ama bir şey değişmişti. Ben değişmiştim galiba.