Eleştiriyle başa çıkma becerimi test eden anın, bir sunum sonrasında geldiğini hâlâ hatırlıyorum. Uzun hazırlanmıştım. Önem veriyordum. Ve bir yönetici, sunumun bitmesinin üzerinden saniyeler geçmeden, eleştiriye daha doğrusu saldırıya geçti. Ses tonumu tutmayı başardım. Ama içimde tam bir kaos vardı. Hem kendimi savunmak hem de çökmemek istiyordum. Toplantıdan çıktım, tuvalette derin nefes aldım. Eleştiriyle başa çıkma sürecimin ilk aşaması, tepkiyi ve içeriği birbirinden ayırmaktı. O yönetici hem sert bir ton kullanmıştı hem de gerçek bir noktaya parmak basmıştı, sunumun bir bölümü gerçekten eksikti. Ton sert olduğu için içeriği de reddetmek istedim. Ama içerik ayrı, ton ayrı. Bir mentor bana şöyle bir soru öğretti: "Bu eleştiride beni geliştiren bir şey var mı?" Evet varsa, onu al. Sert tonun yarattığı incinti bir kenara bırak, içerik değerliyse içeriği al. Eleştiriyle başa çıkma meselesinin diğer tarafı, zamanlamayla ilgili. Anlık tepki vermemek, özellikle savunma ya da saldırı biçiminde. Bunu öğrenmek pratik istedi. Bir toplantıda "bunu düşünmem gerekiyor" diyebilmek, hem dürüst hem de akıllıca. Şimdi eleştiri aldığımda hâlâ ilk an sıkışıyor içim. Ama artık biliyorum: O ilk an geçecek. Ve geçince, içeriğe bakma şansım oluyor.