Kant ödev ahlakıyla tanışmam bir felsefe kitabının ortasında oldu, ve o tanışma beni günlerce düşündürdü. Kant'ın temel sorusu şuydu: Bir eylemin ahlaki değeri, sonuçlarından değil, o eylemi yönlendiren ilkeden gelir. Peki ben gündelik hayatımda hangi ilkeyle hareket ediyordum? Bu soruyu ciddiye almak için bir haftalık bir deney yaptım. Her karar verirken şunu sormaya çalıştım: "Herkes böyle davransaydı ne olurdu?" Bu, Kant ödev ahlakının özeti sayılabilecek bir soru. Sonuçlar şaşırtıcıydı. Küçük bir yalan söylemek üzereydim, zararsız bir şey sandığım bir şey. Soruyu sorduğumda duraksadım. Herkes her zaman böyle "zararsız" yalanlar söyleseydi, güven diye bir şey kalır mıydı? Hayır, kalmazdı. Bu fark ettirme, anlık bir rahatsızlık yarattı. Bir arkadaşıma yardım etmeyi düşünüyordum, ama kısmen onun minnetini kazanmak için. Kant ödev ahlakına göre bu "iyi bir niyet" sayılmaz. Eylemi yapıyorsun ama saiki ödev değil, beklenti. Bu ayrım bana çok rahatsız edici geldi, çünkü ne kadar çok şeyi "iyilik" diyerek ama aslında bir şey bekliyerek yaptığımı gördüm. Deney zor bir şeyi ortaya koydu: Saf ödev duygusuyla hareket etmek, insan psikolojisi açısından hem çok saf hem de çok sert. Hiçbir beklentim olmadan, sırf doğru olduğu için yapıyorum diyebilmek için önce kendinle çok dürüst olman lazım. Kant ödev ahlakını tamamen benimsedim mi? Hayır. Ama o bir haftalık deney bana şunu verdi: Kendi motivasyonlarıma daha dürüst bakmak için bir araç. Ve bu araç, felsefe sınıfları dışında da işe yarıyor.