Aşçılık kursu deneyiminden önce mutfakta geçirdiğim zaman bir yükümlülük hissiydi. Yemek yapmak zorundaydım, yapmak istiyordum bazen; ama genelde "ne pişirsem" sorusuyla boğuşuyordum. Kursa kaydolmak arkadaşların pasta yapma sefası için gittiği türden sosyal bir etkinliği değildi. Şef'in eğitim verdiği on iki haftalık temel teknikler programıydı. Çarşamba akşamları üç saat; bıçak tutuştan hamur işine kadar. Aşçılık kursu deneyiminin ilk günü elime bıçağı doğru tutmayı öğrendim. Yani tam anlamıyla; on yıldır yanlış tutuyormuşum. Bu basit düzeltme bıçağın kontrolünü ve hızını kökten değiştirdi. Böyle küçük bir şey. İkinci haftada soğan doğramak için defalarca tekrar yaptım. Şef durup baktı, ellerimi tutarak gösterdi, tekrar yaptı. Mutfak becerisi düşündüğümden çok daha çok beden bilgisi gerektiriyordu; kafayla değil ellerle öğrenilen bir şeydi. Haftalar geçtikçe evdeki pişirme alışkanlıklarım değişmeye başladı. Sebzeleri artık nasıl keseceğimi, suyunu nasıl salacağını, ısıyı nasıl ayarlayacağımı düşünerek hareket ediyordum. Yemek bir puzzle olmaya başladı; öğrendikçe başka kombinasyonlar denemek istiyordum. Aşçılık kursu deneyiminin en kalıcı etkisi özgüven oldu. Misafire yemek yapmak artık stres vermiyordu. Tarifi birkaç kez deneyebileceğimi biliyordum, bir şey yanlış giderse nedeni anlayabiliyordum. Mutfak deneyim biriktirilince güvene dönüşüyor; bu dönüşümü yaşadım. Kurstan bu yana bir yıl geçti. Tarife çok az bakıyorum artık, aklımdaki tekniklerle yola çıkıyorum. Mutfak artık yükümlülük değil tercih.