Toplantı odasına girdiğimde masada altı kişi vardı. Hepsi yabancı ama ben de o günden itibaren yabancıydım, kendi dilimde değil, onların dilinde konuşmak zorundaydım. Yabancı dilde toplantı deneyimim o sabah başladı. Hazırlanmıştım. Sunumum vardı, notlarım vardı. Ama prova salonunda konuşmak başkaydı; gerçek bir toplantıda, gerçek insanlar karşında, gerçek zamanlı konuşmak bambaşkaydı. Yabancı dilde toplantı sırasında yaşadığım en zor an şu oldu: biri bana bir şey söyledi, ben anlamadım, "sorry?" dedim ve tekrar söyledi. Hâlâ tam anlamadım. Üçüncü kez sormak içimden geçmedi, gülümsedim ve evet dedim. Ne dediğini bilmiyordum. O an beni çok rahatsız etti. Hem anlamamaktan, hem de anlamamı saklamaktan. Toplantıdan sonra kenarda durdum ve o kişiye özür diledim: "Az önce sizi tam anlayamamıştım, ne demek istediğinizi açıklar mısınız?" Bu zor bir adımdı ama gerekli bir adımdı. Yabancı dilde toplantı deneyiminden çıkardığım ders şu: anlamamak ayıp değil. Anlamadığını saklamak ise hem seni hem karşındakini yanlış yere götürüyor. Sonraki toplantılarda daha az "evet" dedim. Daha fazla "sizi doğru anladım mı, demek istediğiniz şu muydu" dedim. Bu alışkanlık sadece yabancı dildeki toplantılarda değil, her toplantıda değer kattı.