Bir noktada aynı paragrafı on beş kez okudum. On beşinci kez de anlamadım. Kitabı kapattım, bir bardak su içtim ve "belki ben bu kadar zekice değilim" diye düşündüm. Hegel felsefesiyle maceram bir ders ödeviyle başladı. Felsefe dersinde diyalektik anlatılıyordu ve öğretmen Hegel'in \'tez-antitez-sentez\' modelini açıklarken tüm sınıf not alır gibi davranıyordu. Ben not alırken içimden şunu düşünüyordum: "Bunları yazıyorum ama hiçbirini anlamıyorum." Hegel felsefesi beni alt üst eden şey, dilin kasıtlı olarak zorlaştırılmış görünmesiydi. Cümleler uzun, her kavram başka bir kavrama gönderme yapıyor, köklere inmek için daha fazla okuman gerekiyor. Bir arkadaşım şöyle demişti: "Hegel'i anlamak için Hegel okumaya devam etmek zorundasın." Bu döngüsel mantığı o zaman beğenmemiştim. İki ay boyunca okumaya devam ettim. Yavaş yavaş bazı şeyler netleşti. Tarih'in neden bir süreç olduğunu, çelişkilerin neden yeni sentezlere zemin hazırladığını kavramaya başladım. Ama bu kavrayış hiçbir zaman tam olmadı. Hegel felsefesinde her "anladım" hissi, birkaç sayfa sonra yeni bir bulanıklıkla karşılaşmakla sonuçlanıyordu. Bu deneyim bana bir şey öğretti: her şeyi anlamak zorunda olmadığımı. Bir metinle veya bir düşünce sistemiyle yüzleşmek, onu tamamen kavramak demek değil. Onunla güreşmek, kendi düşüncenin nerede durduğunu görmek de değerli. Hegel felsefesi beni daha iyi bir okuyucu yapmadı belki. Ama benim için çok hızlı kapanan bir sabırsızlığı biraz daha yavaşlattı. Bazı şeyler ilk bakışta anlaşılmak için tasarlanmamış.