Sokrates'in ölümünü anlatan diyalogu ilk okuduğumda yirmi üç yaşındaydım, bir felsefe dersinin ödevi için. Beklentim sıkıcı bir metin, aldığım şey ise çok farklıydı. Sokrates'in idamından önceki son saatlerini anlatan o sayfalarda Sokrates sakin, neredeyse neşeli. Dostlarını teselli ediyor, ölümden korkmadığını anlatıyor. Arkadaşları ağlıyor, o felsefeyle uğraşıyor. Ve benim gözlerim doldu. Neden ağladım? Bu soruyu uzun süre düşündüm. Sokrates'in kaderinden değil sanırım. Çünkü o metni okurken hissettiğim şey üzüntüden farklıydı, daha çok bir tanıma duygusuydu. Kendi ölümlülüğümü düşündüm. Ve şunu: Beni gerçekten neyin yönlendirdiğini biliyor muyum? Sokrates'in ölümü etrafında dönen felsefi tartışmalar, ruhun ölümsüzlüğü, doğru yaşamak, bilgelik nedir, bunlar soyut kalmıştı benim için o ana kadar. Ama o son sahnede, zehiri içmeden önce dostlarıyla konuşurken, bütün o sorular birdenbire somutlaştı. Sokrates'in ölümü meselesi bana bir şeyi öğretti: Felsefeyi soyut tutmak mümkün, ama bir noktada seni buluyor. O ders dönemini geçtim, notu aldım, devam ettim. Ama o metin bir yerde kaldı. Yıllar sonra zor bir dönemde yeniden okudum. O zaman farklı bir yerde ağladım, kendi korkularım için. Şunu düşünüyorum şimdi: Sokrates idamla yüzleşirken gösterdiği dürüstlük, belki de asıl onu öldürmek isteyenlerin tahammül edemediği şeydi. Ve bu dürüstlük, binlerce yıl sonra benim gözlerimi de dolduruyor.