Hızlı dil öğrenme eleştirisi, dil öğrenme piyasasının en yaygın iddiasını doğrudan sorguluyor: 30 günde konuşmaya başlayın, 60 günde akıcı olun, 90 günde dil öğrenin. Bu vaatler internet reklamlarında, uygulama mağazalarında ve dil kurslarının tanıtım materyallerinde her yerde. Ve çekici olduklarını anlamak güç değil; dil öğrenmek isteyenler hem hızlı hem zahmet az bir çözüm arıyor. Ama hızlı dil öğrenme eleştirisi, bu vaatlerin gerçeklikle ilişkisini sorgulamaya başladığında tablo daha karmaşık görünüyor. Birincilik sorunu: Dil edinimi ne kadar zaman alıyor? Dil öğrenme araştırmacısı Stephen Krashen ve ondan sonra gelen pek çok araştırmacı, gerçek dil ediniminin yoğun ve anlamlı girdi gerektirdiğini, sürecin hızlandırılamayacak biyolojik ve bilişsel sınırları olduğunu gösteriyor. Yabancı Dil Hizmetleri Enstitüsü (FSI) verilerine göre İngilizce konuşanlar için Türkçe gibi diller 1.100 ila 2.200 saatten fazla çalışma gerektiriyor. İkinci sorun: "Konuşmak" ile "dil edinmek" arasındaki fark. Kırk cümleyi ezberlemek ve temel konuşmaları yönetmek, bir dili gerçek anlamda öğrenmekten çok farklı. Bazı hızlı dil öğrenme programları birincisini gerçekleştiriyor ve bunu ikinci olarak pazarlıyor. Üçüncü sorun: Bireysel farklar görmezden geliniyor. Dil öğrenme hızını etkileyen değişkenler çok sayıda: öğrenen dile olan aşinalık, çok dillilik geçmişi, yaş, öğrenme stili ve öğrenmeye ayrılan sürenin kalitesi. Herkese uyan tek bir zaman çerçevesi mümkün değil. Dördüncü sorun: Hızlı programlar sürdürülebilirliği tartışmalı. Kısa sürede yoğun çalışma, sonradan kullanılmayan dili hızla kaybettiriyor. Gerçek dil edinimi için tutarlı maruz kalma ve pratik uzun süre devam etmeli. Hızlı dil öğrenme eleştirisi, hızlı araçların hiç işe yaramadığını söylemez. Ama "30 günde" vaadinin gerçek dil edinimi için gerçekçi bir çerçeve sunmadığını görmek, hem zaman hem para yatırımını daha bilinçli yapmayı sağlar.