Platon'un mağara alegorisi ile ilk karşılaşmam üniversite birinci sınıfta oldu. Hoca anlattı, not aldım, sınava girdim. Beş yıl sonra aynı metni kendi isteğimle yeniden okuduğumda bambaşka bir şey gördüm. Mağara alegorisi şöyle başlar: Hayatı boyunca mağarada zincirli kalmış insanlar var. Arkalarında bir ateş yanıyor, önlerindeki duvarda sadece gölgeler görüyorlar. Bu gölgeleri gerçek sanıyorlar. Biri çıkıp güneşi gördüğünde gözleri kamaşıyor, geri dönüp anlatmaya çalışınca kimse inanmıyor. O ikinci okumada durdum. "Ben hangi gölgelere inanıyorum?" diye sordum kendime. Platon mağara alegorisi bende somut bir şeyle bağlandı: ailemden gelen inançlar. Başarı böyledir, doğru olan şu, iyi insan şunu yapar. Bunların ne kadarını gerçekten sorgulamıştım? Hiç. O soruyu sorup yanıtlamak kolay olmadı. Bazı gölgelerin gerçek olmadığını görmek rahatsız ediciydi. Çünkü o gölgelerin etrafında kimliğim şekillenmişti. Platon mağara alegorisi felsefeyi benim için somut hale getirdi. Felsefi düşünce soyut değil, kendi hayatının fotoğrafına bakma biçimi haline geldi. Mağaradaki insanlar beni kızdırmadı. Onları anladım. Çünkü mağarayı terk etmek güneşi görmekten zor. O günden bu yana kendime şunu sorma alışkanlığı edindim: "Bunu neden doğru kabul ediyorum?" Bu soru bazen rahatsız eder ama beni ben yapan soruların en önünde geliyor artık.