Tarihte kadınlar ders kitapları söz konusu olduğunda, Türkiye'deki okul müfredatlarının yalnızca birkaç kadın figürü öne çıkardığı ve bu figürlerin büyük çoğunluğunun millî hafıza açısından sembolik değer taşıyan isimlerden oluştuğu görülmektedir. Bu seçiciliğin sonucu, geçmişteki kadın deneyiminin sistematik olarak daraltılmasıdır; geride kalan anlatı, bir bütünün değil dikkatle çerçevelenmiş bir kesitinin yansımasıdır. Tarihte kadınlar ders kitapları incelemelerine göre söz konusu dışlama süreci birkaç farklı mekanizma üzerinden işlemektedir. En belirgin olanı basit bir yokluktur: Belgeleri, ekonomiyi ve toplumsal yapıyı fiilen şekillendirmiş kadın aktörler anlatıya dahil edilmemektedir. Osmanlı dönemi hayır kurumlarını yöneten vakıf kurucuları, Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinin kadın yazarları, erken Cumhuriyet'in mühendis ve hukukçuları büyük ölçüde ders kitabı anlatısının dışında kalmaktadır. İkinci mekanizma temsiliyetin araçsallaştırılmasıdır. Ders kitaplarına dahil edilen kadınlar çoğunlukla kendi aktörlükleriyle değil, o dönemin sembolik ihtiyaçlarını karşılamaları nedeniyle yer bulmaktadır. Halide Edib Adıvar, millî birlik söyleminin somutlaştırıldığı bir figür olarak öne çıkarılırken feminist düşüncesiyle olan gerilimli ilişkisi ve sonraki dönem siyasal tutumları büyük ölçüde görmezden gelinmektedir. Tarihte kadınlar ders kitapları tartışması bu araçsallaştırma sorununu merkeze almadan tam olarak kurulamamaktadır. Üçüncü mekanizma ise coğrafi ve sosyal temsil yanlılığıdır. Ders kitaplarına giren kadınlar neredeyse tamamıyla kentli, eğitimli ve çoğunlukla İstanbul ya da Ankara merkezli figürlerdir. Taşra kadınlarının deneyimleri, kırsal ekonomideki rolleri ve farklı etnik ve dinî toplulukların kadın tarihleri bu çerçevenin büyük ölçüde dışında kalmaktadır. Tarihte kadınlar ders kitapları arasındaki bu derin uçurumu kapatan bazı akademik çalışmalar mevcuttur. Serpil Çakır'ın Osmanlı kadın hareketi üzerine yürüttüğü araştırmalar, Fatma Müge Göçek'in tarihsel bellek incelemeleri ve Ayşe Durakbaşa'nın feminist tarihçilik alanındaki katkıları bu boşluğu görünür kılmaktadır. Ancak bu akademik birikimin müfredata yansıma hızı oldukça yavaş seyretmektedir. Sorulması gereken soru, ders kitaplarındaki bu darlığın kasıtlı bir politikanın mı yoksa ihmalin mi ürünü olduğudur. Cevap muhtemelen ikisinin de ötesindedir: Tarih yazımı her zaman seçicidir ve hangi yaşamların anlatılmaya değer olduğuna ilişkin örtük varsayımlar bu seçiciliği yapılandırmaktadır. Bu varsayımları sorgulamak, tarih yazımının kendi araçlarıyla yapılabilecek en sağlıklı özeleştiri biçimlerinden birini oluşturmaktadır.