Sömürgecilik tarih yazımı, son otuz yılda akademik çevrelerde derin bir yeniden değerlendirmeye konu oldu. Sömürge dönemini "medeniyet götürme" misyonu olarak sunan anlatıların yerini, bu süreci kendi iç mantığıyla ve mağdur perspektifinden ele alan çok sesli bir tarih anlayışı almaya başladı. Ancak bu dönüşüm ders kitaplarına, popüler tarihe ve kolektif hafızaya ne ölçüde yansıdı? Sömürgecilik tarih yazımının geleneksel biçimlerinde bazı yapısal mekanizmalar dikkat çekiyor. Bu anlatılarda sömürgeciler eylemde özne konumundayken sömürgeleştirilen toplumlar çoğunlukla nesne konumuna indirgeniyordu. Yükler, açlık, zorunlu çalışma, kültürel asimilasyon ve nüfus azalması gibi maliyetler ya görünmezleştirildi ya da "kalkınma sürecinin kaçınılmaz maliyetleri" olarak çerçevelendi. Bu meşrulaştırma mekanizmaları kümülatif bir etki yarattı. Sömürge dönemiyle ilgili anlatının hâlâ egemen olduğu bazı ülkelerde, okul ders kitapları imparatorluğu olumlu bir uygarlık projesi olarak sunmaya devam edebiliyor. Bu durum, o anlatının kendi tarihinin mağduru olan toplulukların ve onların torunlarının deneyimleriyle çeliştiği bir tarihsel hafıza çatışması yaratıyor. Sömürgecilik tarih yazımına karşı çıkan akademik gelenek, birden fazla kaynaktan besleniyor. Sömürge sonrası çalışmalar, sözlü tarih, yerel arşivlerin değerlendirilmesi ve karşılaştırmalı tarih yöntemi, bu yeniden değerlendirmeye zemin hazırladı. Bazı ülkeler resmî anlamda özür diledi ya da onarıcı tarih uygulamalarına başladı; bazıları ise bu sürece direnmeye devam ediyor. Tarih kitaplarının neyi öğrettiği, toplumların kendini nasıl anladığıyla doğrudan ilişkili. Sömürgecilik tarih yazımının dönüşümü akademik bir başarı olarak kaldığı sürece, kamuoyunun tarihe olan bakışı ve güncel siyasi tartışmalar bu değişimden yeterince pay almıyor. Tarih biliminin toplumsal sorumluluk boyutu burada devreye giriyor.