Pazartesi sabahı mutfak çekmecelerini açtım ve içim sıkıştı. Streç film, plastik poşetler, tek kullanımlık peçeteler, bunların hiçbirini bu hafta kullanmayacaktım. Sıfır atık mutfak denemesine başlıyordum ve neyle karşılaşacağımı tam olarak bilmiyordum. İlk gün iyi geçti. Sebzeleri cam kaplara koydum, ekmek kalan peyniri beze sardım, çöp kutusuna sadece birkaç organik artık düştü. "Bu kadar mı kolaymış?" diye düşündüm. Yanılıyordum. İkinci gün asıl sorunla karşılaştım: Market alışverişi. Sıfır atık mutfak ilkesi gereği ambalajsız almak gerekiyordu. Mahalledeki büyük markete gittim, her şey plastik paketlerin içindeydi. Kasiyerin bana baktığı bakış... kendi bezimi çıkarıp koymaya çalışırken ne kadar garip hissettim anlatamam. Üçüncü gün bir şeyler değişmeye başladı. Kalan pirinçten pilav değil, tava yaptım. Brokoli saplarını atık olarak değil malzeme olarak görmeye başladım, ince doğrandığında mis gibi bir kızartmaya giriyordu. Sıfır atık mutfak aslında beni daha yaratıcı yapıyordu; zorunda olduğum için. Dördüncü gün denemem sarsıldı. Doğum günü pastası almam gerekiyordu. Hazır pasta mı, plastik ambalajlı mı? Ya da yoktan yapmak mı? Hamur tuttum, pişirdim, güzel de oldu. Ama üç saatim gitti. Sıfır atık mutfak bazen zaman istiyor, bunu kabul etmek gerekiyor. Yedinci gün çöp torbasına baktım. Normalde haftada iki dolu torba çıkardım. Bu hafta yarım torba. Organik atıkların büyük çoğunluğu balkondaki saksıya gömülmüştü zaten. Sıfır atık mutfak bana yemekle yeni bir ilişki kurdurmadı, eski bir ilişkiyi hatırlattı. Büyüklerimizin her şeyi kullandığı, hiçbir şeyi atmadığı o alışkanlıkları. Sıfır atık diye adlandırdığımız şey aslında çok eski bir bilgelik.