Hegel sanat felsefesi, sanatı Tin'in (Geist) özgürleşme sürecindeki geçici bir aşama olarak konumlandırır. Tin, duyusal madde içinde kendini dışavurarak somut biçim kazanır; bu dışavurum aşamasında sanat, felsefe ve dinin öncüsüdür. Tin duyusal somutlukta kendini tam olarak kavrayamaz; bu yetersizlik sanatın içkin sınırlılığını oluşturur ve tarihin sonunda felsefenin sanatın yerini almasına zemin hazırlar. Hegel sanat felsefesinin tarihin üç büyük sanatsal dönemini ayrıştırdığı şema bu çerçeveyi somutlaştırır. Sembolik sanatta (Doğu sanatı) biçim ve içerik arasında uyumsuzluk hâkimdir; anlam biçimi aşar ya da biçim anlama yetersiz kalır. Klasik sanatta (antik Yunan) ideal denge kurulmuştur: insan bedeninin güzelliği tinsel ideali duyusal eşdeğeriyle tam olarak buluşturur. Romantik sanatta (Hıristiyan Orta Çağı ve sonrası) ise Tin maddi biçimi aşmaya başlar; iç dünya, duygu ve öznellik ön plana çıkar ve sanat Tin'in tam ifadesi olmaktan uzaklaşır. Hegel sanat felsefesinin 'sanatın sonu' tezi, bu şemanın kaçınılmaz sonucudur. Sanat artık, bir çağın en derin ve kapsamlı hakikatini dışavurmakla görevli olduğu tarihsel konumunu yitirmiştir; bu durum sanatın önemsizleşmesi değil, Tin'in daha üst kavrayış biçimlerine (din ve felsefe) geçişinin işaretidir. Bu tez Arthur Danto'nun sanatın sonunu post-Warhol döneme taşıyan yorumuyla modernite bağlamında yeniden üretilmiştir. Eleştirel değerlendirme açısından Hegel sanat felsefesi Batı merkezlilik, tarihsel teleoloji ve hiyerarşik değerlendirme bakımından sert itirazlarla karşılaşmıştır. Sanat üretiminin hâlâ sürdüğü bir ortamda 'sanatın sonu' tezinin ne anlama geldiği sorusu çağdaş estetik tartışmalarının belirleyici eksenlerinden biri olmayı sürdürmektedir.