Marakeş'te ilk kez kaybolduğumda saat öğleden sonra ikiydi ve elim ayağım titriyordu. Fas solo seyahate çıkmadan önce çok iyi hazırlandığımı düşünüyordum: çevrimdışı harita, yerel para, biraz Arapça temel kelime. Hiçbirinin o anda işe yaramaması kendimi aptal hissettirdi. Medina'nın içinde yön duygusu yok oluyor. Sokaklar birbirine dönüyor, her köşe bir öncekine benziyor. Bir yönden koku geliyor, baharat mı, deri mi, odun mu, oraya yürüdüm, sonra başka bir koku, oraya yürüdüm. Bir saatte tur atıp aynı yere geri döndüğümü fark ettim çünkü duvarın köşesindeki o çatlak tanıdık geldi. Fas solo seyahatte büyük planlar değil, küçük işaretler hayat kurtarıyor. Bir çay dükkanına sığındım. Adam beni görünce Fransızca bir şeyler söyledi, anlamadım. Sonra İngilizce sordu: "Nereye gidiyorsunuz?" Bir otel adı söyledim. Gülümsedi, bana oturmamı işaret etti, çay getirdi. Çayı içerken haritaydı kağıt üstüne çizdi, bazı yerleri işaretledi. Sonra dışarı çıktı, yakın tezgahtaki adamla konuştu; adam da geldi, birlikte beş dakika yürüyüp beni otele bıraktılar. Dönüşte para teklif ettim. Almadı. "Misafir" dedi, tek kelime Türkçe. Ertesi gün Fas solo seyahatin bana öğrettiği şeyle çıktım sokağa: kaybolmaktan korkmayı bırak. Bu kez çevrimdışı haritayı açmadan yürüdüm. Kendi başıma bir halı dükkanına girip saatlerce oturdum, çay içtim, satın almak zorunda olmadığımı söyledim, adam umursamadı. Sohbet ederek geçirdik zamanı. Fas'ta satın almak değil, oturmak önemli. Marakeş'in gece hali başka. Djemaa el-Fna Meydanı'nda büyücü diyebileceğim bir adam yılanlı gösteriyle insanları çekiyordu. Yanına oturdum. Kalabalık, gürültü, ışık karmaşası. İstanbul'da bunu biraz rahatsız edici bulurdum. Burada tam yerinde hissettirdi. Fas solo seyahat bende şunu değiştirdi: kaygım azalmadı ama kaygıya rağmen bir adım atmayı öğrendim.