Küba salsa deneyimim, dans hakkındaki tüm bildiklerimi yerinden etti. Havana'ya gittiğimde salsa biliyordum. Ya da bildiğimi sanıyordum. İstanbul'da iki yıl ders almıştım, bazı figürleri vardı elimde, müziğe giriyordum. Ama orada anladım ki öğrendiğim şeyin ada kökenli salsa ile ilişkisi çok sınırlıydı. Küba salsa deneyimimin ilk dersi bir sokak dans gecesinde geldi. Yerel bir davette yer aldım. Yaşlı bir adam beni davet etti dansa. Figürsüz, adımsız, hesapsız bir dans. Sadece müzikle nefes alır gibi hareket ediyordu. Ben hep bir sonraki adımı düşünürken o tamamen müziğin içindeydi. O gece anlayamadım ne hissettiğimi. Ezilmiş mi, hayranlık mı? İkisi birden sanırım. Küba salsa deneyimim süresince bir stüdyoda da ders aldım. Öğretmen figür öğretmek yerine ritim öğretti. "Önce dinle," dedi. "Sonra hisset. Sonra hareket et." Bu sıra benim için tersindi. Ben önce hareket edip sonra hissediyordum. O üç hafta boyunca figürlerimi unuttum. Her gün sadece ritimle oturdum. Müziği duydu duyalı içimde bir hareket başlamasını bekledim. Hep olmadı ama bazen oldu. O anlarda dans bambaşka bir şeydi. Türkiye'ye döndüğümde dans arkadaşlarım fark etti: "Bir şeyler değişmiş sende." Figürlerim azalmıştı, ama olan şey daha serbest bir şeydi. Küba salsa deneyimi bana dans hakkında şunu öğretti: Teknik, müziği duymanın yerini tutmaz. Figür bilmek dans değil. Dans, müzikle kurulan o anlık diyalogdur.