Samanyolu gözlemi için bir yere gitmiştim. Işık kirliliğinden uzak, yüksek rakımlı bir yer. Gece geçmişti, gökyüzü siyah ve netdi. Yaşamımda o ana kadar gerçek Samanyolu'nu görmemiştim. Fotoğraflarda gördüm. Kitaplarda okudum. Ama fotoğraf ne kadar iyi olursa olsun, gözle görmenin eşdeğeri değil. Başımı kaldırdım ve orada durdum. Gökyüzünü enlemesine geçen o silik, geniş parlaklık şeridi. Toz ve bulut görünümü. Milyarlarca yıldız, tek tek ayırt edilemeyecek kadar yakın, öyle yoğun ki bir bütün halinde parıldıyorlar. Samanyolu gözlemi anında ilk tepkim beklenmedikti. Göz doldu. Neden ağlıyorum diye şaşırdım. Muhtemelen ölçek algısıydı. Ben buradayım, küçük bir noktada, gezegende, güneşin etrafında dönen bir sistemde, bu galaksinin kollarından birinde. Ve o galaksinin gövdesine bakıyorum. Samanyolu gözlemi her ne kadar o gece tamamlandıysa da sonrası devam etti. Galaksimizin yapısını araştırdım. Sarmal kollar, merkezdeki yoğun bölge, çevresindeki küresel yıldız kümeleri. Biz galaksinin kenarındaki bir kolun ortasındayız, Sagittarius A* adı verilen kara deliğin yanından değil, nispeten sakin bir bölgedeyiz. O bilgi, o gece gördüğümle birleşince farklı hale geldi. Soyut coğrafya, görsel bir gerçekliğe yaslandı. Samanyolu gözlemi için ışık kirliliğinden uzaklaşmak gerekiyor. Bu zorlu görünebilir. Ama bir kez gördükten sonra, şehrin gece göğünün ne kadar yoksul göründüğünü anlıyorsunuz.