Polisiye roman keşfi, biraz utanç verici bir hikayeyle başladı. Yıllarca polisiye okuyanları hafifçe yargılamıştım, içimde değil de zaman zaman dışarıya da yansıtarak. "Kolay eğlence" diyordum. "Gerçek edebiyat değil." Bir akraba evinde kalmak zorunda kaldığımda, kitaplığında polisiye dışında bir şey yoktu. Seçenek yoktu. Polisiye roman keşfi, ilk sayfadan başlamadı aslında. Yirmi sayfa ilerledim, sıkıcı buldum, bırakmak istedim. Ama telefon şarjım bitmişti ve başka bir şey yoktu. Devam ettim. Ellininci sayfada bir şey fark ettim: Okuyordum, anlık. Bitirir miydim, bitmeden uyur muydum diye değil, sayfadan gözümü kaldırmadan. Bu his, çok uzun zaman sonra bir kitabın bana verdiği bir şeydi. Polisiye roman keşfinin bana öğrettiği ilk şey, yapı meselesi. İyi bir polisiye yazmak, tesadüfi değil, kurgu çok sıkı. Her detay yerde duruyor, her ipucu yerli yerinde. Bu ustalık, "kolay" değil. İkinci şey, polisiyenin psikoloji boyutu. Sadece kim yaptı sorusu değil, neden yaptı. En iyi polisiyeler bu soruya yatırım yapıyor. Ve ben bunu önceden görmemişim. O akrabamı aradım dönünce. "Polisiye okuyorsun gördüm" dedim. "Yıllardır" dedi. "Benim küçümsememe ne tepki verdin?" dedim. "Biliyordum bir gün okuyacaksın" dedi. Haklıydı.