Hastalıkta yemek pişirme terapisi diye bir kavram duymamıştım; kendim keşfettim. Geçen yaz iki ayı aşkın bir iyileşme döneminden geçtim. Enerji düşüktü, dışarı çıkamıyordum, günler birbiriyle karışıyordu. Bir akşam sırf elimi bir şeye vermek için mutfağa girdim. O gece çorba yaptım. Basit bir şey; soğan, havuç, biraz tuz. Ama ellerimin bir iş yapması, soğanın kızarırken çıkardığı ses, buharın yüzüme çarptığı his, bunlar o gün bana iyi geldi. Ertesi gün yine girdim mutfağa. Hastalıkta yemek pişirme terapisi deneyimimin en değerli yanı dikkati bir yere toplamaktı. Hasta yatarken kafa çok çalışıyor; ya iyileşmezsem, iş geri kalıyor, uzun sürecek mi. Mutfakta ise suyun kaynaması ya da maydanozun nasıl doğranacağı gibi anlık sorular var. Bu anlık sorular kafayı bir süreliğine boşaltıyor. Hastalık sürecinde özellikle nefsim düşüktü. Hazır ya da basit şeyler çekiciydi ama beni doyurmuyordu. Kendi ellerimle yaptığım bir şeyi yemek farklıydı; tadı değil, ardındaki duygu. Hem zaten biliyordum içinde ne var; kontrol hissi iyileşme sürecinde değerliydi. İki ay boyunca çok tarif denedim. Bazıları tutmadı, bazıları benim versiyonuma dönüştü. Hastalıkta yemek pişirme terapisi farkında olmadan bir beceri de kattı; artık çok daha sezgisel pişiriyorum. İyileşince mutfak alışkanlığım devam etti. Hastalığın bana bıraktığı kötü hatıraların yanında bu güzel bir miras gibi. Ellerim bir şey yaparsa kafam dinleniyor; bunu o iki ayda öğrendim.