Sokak fotoğrafçılığı benim için İstanbul'un bir ilçesinde sabahın erken saatlerinde başladı. Elinde kamerayı sokağa çıkıp çekmek, düşündüğümden çok farklıydı. İlk hafta utangaçtım. İnsanları çekmek garip hissettirdi. Hareketli bir sahne görüyordum, kamerayı kaldırıyordum, sonra geri indiriyordum. Çekilemez miyim, biri bağırır mı, yanlış mı yapıyorum diye düşünüyordum. Fotoğraf makinesiyle sokakta duran biri olarak görünür olmanın bir tedirginliği var. Sokak fotoğrafçılığı konusunda bir değişim yaşadı birkaç hafta sonra. Bir yaşlı adam bir duvara yaslanmış oturuyordu. Günlük gazete tutuyordu elinde. Işık tam üzerine düşüyordu. Bekliyordum. Gazetesini kaldırdı, başlığa baktı, ama bakış uzakta bir noktaya takıldı. O an çektim. O fotoğraf birçok kez baktım sonradan. Yaşlı adamın yüzünde öyle bir ifade vardı ki söylemek güç. Düşünceli, yorgun, belki hüzünlü, belki huzurlu. Fotoğraf söylemiyordu bunu, soruyordu. Sokak fotoğrafçılığının bana öğrettiği sabır şu: Sahne size gelmez. Siz sahneye gidersiniz ve sahne oluşana kadar beklersiniz. Bir köşe, bir kapı önü, bir pazar tezgahı seçersiniz. Otursunuz. İzlersiniz. Işık değişir, insanlar gelir, bir araya gelir, bir şeyler olur ya da olmaz. O sabır, sadece fotoğrafçılık için geçerli değil. Bir şeye dikkatle bakmak, ilk görünümün ötesini beklemek, acele etmemek, bunlar pratikte bir beceri haline geliyor. İstanbul sokakları bu konuda mükemmel bir okul. Her köşe farklı, her gün farklı, her saat farklı. Sadece oraya gidip beklemek gerekiyor.