Afrika tarihi Batı anlatısı meselesi, tarih yazımının hiçbir zaman nesnel olmadığını göstermek için en çarpıcı örneklerden birini sunuyor. Afrika kıtasının on dokuzuncu ve yirminci yüzyıl boyunca Avrupalı gözlerden aktarılan tarihi, salt akademik bir mesele değil; bugünkü kalkınma politikalarını, uluslararası ilişkileri ve kimlik siyasetini de etkiliyor. Afrika tarihi Batı anlatısının en somut dışavurumu sömürgeci öncesi dönemin nasıl kurgulandığıyla ilgili. Avrupa sömürgeciliğinin başlamasından önce Afrika'nın "tarihsiz" ya da "medeniyetsiz" olarak sunulması, sömürgeleştirmeyi meşrulaştıran bir söylem olarak üretildi. Oysa Mali İmparatorluğu, Büyük Zimbabwe, Aksum Krallığı ve Songhai gibi devlet yapıları, Avrupa ile eşzamanlı ya da daha öncesine ait karmaşık toplumsal örgütlenmeleri temsil ediyor. Bu bilgi on dokuzuncu yüzyıl Avrupa tarih yazımında sistematik biçimde dışarıda bırakıldı. Afrika tarihi Batı anlatısının bir diğer boyutu kıtayı homojen bir yapıymış gibi sunmak. Yüzden fazla ülke, binlerce dil, farklı iklimler ve tamamen farklı siyasi geleneklere sahip bir kıtanın "Afrika'nın tarihi" olarak tek bir çerçevede ele alınması, Avrupa'daki çeşitliliği görünmez kılarken Afrika'nın çeşitliliğini de yok sayıyor. Afrika akademisi bu anlatıyı sorguluyor. 1960'lardan itibaren Frantz Fanon, Cheikh Anta Diop ve sonraki kuşak tarihçiler ve düşünürler, sömürgeci epistemolojinin kendisini eleştiren çalışmalar ürettiler. Bu çalışmalar Batı üniversitelerinin ana müfredatında hâlâ marjinal bir yer tutuyor. Afrika tarihi Batı anlatısı tartışması, tarihçinin konumunu sorgulatıyor: kim yazıyor, hangi kaynakları meşru sayıyor, hangi soruları soruyor? Bu sorgulama, bir kıtanın tarihini değil aynı zamanda bilgi üretiminin siyasi boyutunu da yeniden düşünmemizi sağlıyor.