İstanbul fethinin gerçek tarihi meselesi, Türkiye'de hem popüler kültürde hem de akademik çevrelerde son derece yoğun biçimde tartışılmaktadır. 1453'e ilişkin bilgi birikimi, doğrudan kanıta dayanan tarihsel verilerle sonraki dönemlerde biriktirilmiş efsanevi unsurların iç içe geçtiği karmaşık bir katmanlı yapı sergilemektedir. İstanbul fethinin gerçek tarihi, birden fazla çağdaş kaynak tarafından belgelenmiştir: Bizans kronikçisi Georgios Sphrantzes, Venedikli gözlemciler ve Osmanlı vakayinameleri bu kaynakların başında gelmektedir. Bu belgeler, kuşatmanın süresi, kullanılan teknolojiler ve şehrin düşüş koşulları hakkında genel hatlarıyla örtüşen ancak ayrıntılarda birbirinden ayrışan bir tablo ortaya koymaktadır. Çağdaş kaynakların bu çoğulluğu, tek ve sarsılmaz bir anlatı inşa etmeyi başından itibaren güçleştirmektedir. Böyle olmakla birlikte, popüler tarih anlatısı bu güçlüğü görmezden gelmiş ve belirli unsurları gerçek tarihsel kanıtların çok ötesine geçecek biçimde dramatize etmiştir. Topların Haliç üzerinden kaydırılması operasyonu, atların denizi yüzüp geçmesi gibi anlatılarla birleştirilmiştir; oysa bu ayrıntıların önemli bir kısmının kaynağı çağdaş değil sonraki dönem anlatılarıdır. İstanbul fethinin gerçek tarihi bağlamında tarihçilerin belgelediği başka bir mesele de Konstantinopolis'in düşüşüne ilişkin kehaneti içerdiği öne sürülen hadislerin özgünlüğü sorunudur; bu hadislerin zinciri ve tarihsel güvenilirliği tartışmalı olmayı sürdürmektedir. Fatih Sultan Mehmed'in tarihsel portresi de benzer bir gerilimi yansıtmaktadır. Dönemin kaynakları, farklı dinlere ve kültürlere merak duyan, çeşitli dillere ilgi gösteren ve İtalyan hümanistlerle ilişki kuran bir hükümdarı tasvir etmektedir. Ancak bu tablo, zaman zaman tek boyutlu bir fetih figürüne indirgenerek basitleştirilmektedir. Çoğulcu tarih yazımı her iki aşırılığı da sorunlu bulmaktadır: İdealizasyon da indirgemeci okuma da tarihsel karmaşıklığı zedelemektedir. İstanbul fethinin gerçek tarihini anlamak, bu olayın 15. yüzyılın jeopolitik bağlamına yerleştirilmesini gerektirmektedir. 1453, Batı Avrupa'da derinden hissedilen bir sarsıntıya yol açmış; hem Doğu Akdeniz ticaret ağlarını hem de Hristiyan dünyasının kendi güvenliğine ilişkin algısını yeniden biçimlendirmiştir. Bu çok katmanlı etkiyi göz ardı eden, salt ulusal zafer çerçevesine sıkıştırılmış bir anlatı, olayı tarihsel derinliğinden yoksun kılmaktadır. Destanın cazibesini anlamak ile onu kanıt sınırları içinde tutmak arasındaki denge, tarih yazımının her çağda yeniden kurmak zorunda olduğu bir hassasiyeti temsil etmektedir.