Katmandu'dan çıkarken sırtımda yirmi yedi kiloluk çanta vardı. Bunun ne anlama geldiğini Namche Bazaar'a çıkarken anladım: bacaklarım değil, omuzlarım ağladı. Nepal trekking deneyimiyle ilgili forum forumdan kıyafet listesi çıkarmıştım ama o listelerin hiçbiri "ne kadar ağır olursa o kadar az götür" yazmıyordu. Ben yazdım, bedenimle. Annapurna Devresi'nin dördüncü gününde yanıma genç bir İspanyol yaklaştı, sırtında küçücük bir çanta. "Bu kadar mı?" dedim. "Bu kadar" dedi. O gece teahouse'ta konuştuk; yıllar içinde rotayı üç kez yürümüş, her seferinde biraz daha az götürüyormuş. Şu an gitarını bile bırakmış. "Gereksiz olan, yük olur" dedi Portekizce aksanlı İngilizce ile. Nepal trekking deneyiminin o güne kadar en iyi cümlesiydi bu. Beşinci gün yüksek rakım hastalığının ne olduğunu ders kitabından değil, sabah 3'te uyandığımda anladım. Baş ağrısı değil; kafamın içine pompa bağlanmış gibi bir his. Üç tablet ibuprofen aldım, uyudum, geçmedi. Sabah rehberim Pradip'e söyledim. Yüzü değişmeden "bir gün beklersiniz" dedi. Bekledim. O gün hiçbir yere gitmedim, yattım, su içtim, dışarı çıkmadım. Bütün planım bozulmuştu. Ve bu bozulma beni Nepal trekking deneyiminin en güzel anıyla yüzleştirdi: hiçbir şey yapmadan sadece pencereden Himalayaları izlemek. Sekizinci gün yanlış çizme seçtiğimi fark ettim. Ayak tabanım ağrıyordu, sağ topuğumda kabarcık çıkmıştı. Pradip'e gösterdim; dağ köyündeki küçük bir eczaneden köpük yara bandı aldı, kenarda bir taşa oturturarak bantladı bacağımı. "Türkiye'de dağa çıktınız mı?" diye sordu. "Çıktım" dedim. "Peki Nepal bu kadar farklı mıydı?" dedi. Birkaç saniye düşündüm. "Yükseklik değil, benim hazırlığım farklıydı" dedim. Son gün Pokhara'ya indim. Çanta yirmi yediden on iki kiloya düşmüştü; yolda bıraktıklarım seyahat arkadaşlarına dağılmıştı. Hafiftim. Bir dahaki Nepal trekking deneyimim için elimde gerçek bir liste var artık. Ama bu kez listeyi o İspanyol'un yöntemiyle yapacağım: önce ne götüreceğimi değil, ne bırakabileceğimi düşüneceğim.