Uzungöl sis manzarası fotoğraflarını sosyal medyada görmüştüm. Yeşil tepeler, bulutların içinde kalan ağaçlar, sakin göl. Gerçeği görmek istedim. Trabzon'dan bir sabah çıktım. Çay, üzüm ve fındık bahçelerinin arasından geçen dağ yolunu neredeyse iki saat sürdüm. Yaklaştıkça hava değişti. Sıcaklık düştü. Ön camda nem belirdi. Ve sonra birdenbire sise girdim. Hiçbir şey göremiyordum. Arabanın farları önümde birkaç metreyi aydınlatıyordu, ötesi beyazdı. Yavaşladım. Bir süre gittim. Sis hafifçe açıldı ve Uzungöl sis manzarası açıldı karşımda. Göl yüzeyinden yükselen sis, sabah ışığıyla birleşmişti. Çevre dağların tepeleri bulutların üstündeydi, ama göl çukurunun içi sisin içindeydi. Ağaçlar sadece silüet olarak görünüyordu. Koyu yeşil, gri ve beyaz; bunların dışında renk yoktu. Arabadan indim. Fotoğraf çektim. Çekmeye devam ettim. Ama baktığımda fotoğraflar o anı taşımıyordu. Uzungöl sis manzarası iki boyutlu bir kareye sığmıyordu. İçindeyken hissettirdiği şey, soğuk havanın ciltte yarattığı his, sesin olmadığı sessizlik, burnuna gelen nem kokusu, bunların hiçbiri fotoğrafa geçmiyordu. Yarım saat orada durdum. Sis zaman zaman yoğunlaşıyor, zaman zaman hafifçe çekiliyordu. Her değişimde manzara farklı bir hâl alıyordu. Sabah güneşi yükseldikçe sis de çekilmeye başladı. Göl yüzeyi ortaya çıktı, yeşil renkleri belirdi. Turize dönüşen her yerde olduğu gibi orada da kalabalık vardı. Ama sabahın o erken saatinde, sis içinde, benim gibi düşünen birkaç kişi dışında kimse yoktu. Uzungöl sis manzarası bana şunu öğretti: bazı anlar hazırlıksız gelindiğinde daha güçlü çarpar. Ben fotoğraf çekmeye gitmiştim, ama en çok bıraktığım şey o fotoğrafları değil, orada durup nefes aldığım o yarım saatti.