Postkolonyal edebiyat tanımı, bu alanın kuruluşundan itibaren içkin bir gerilimi barındırır: "Postkolonyal" terimi zamana mı (sömürgeciliğin sona ermesinin ardından yazılan her metin) yoksa konuma mı (sömürgeci ilişkileri tematik veya yapısal olarak işleyen metinler) gönderme yapar? Bu sorunun yanıtı, postkolonyal eleştirinin neyi kapsadığını ve yöntemlerinin hangi metinlere uygulanabileceğini belirler. Bill Ashcroft, Gareth Griffiths ve Helen Tiffin'in The Empire Writes Back (1989) başlıklı kurucu metninde geniş kapsamlı bir tanım benimsendi: Postkolonyal edebiyat, İngilizce yazılmış ve Britanya İmparatorluğu'nun etkisi altında kalmış ülkelerin (Hindistan, Avustralya, Kanada, Afrika vb.) yazınını kapsar. Bu coğrafi ve dilsel kapsam, hemen eleştirilere hedef oldu; aynı anda hem çok geniş hem çok dardı. Postkolonyal edebiyat tanımının geniş olmasına yönelik eleştiriler, terminolojinin analitik özgüllüğünü zedelediğine işaret etti: Sömürgecilikle uzaktan ilişkili bir Avustralya romanıyla köy hayatını anlatan bir Nijerya metni aynı çerçevede nasıl konumlandırılabilir? Dar olmasına yönelik eleştiriler ise sömürgeciliğin Fransız, Hollanda, Belçika, Osmanlı ve diğer imparatorluklar tarafından bırakılan mirası görmezden geldiğine dikkat çekti. Spivak, Bhabha ve Said'in eleştirel katkılarıyla şekillenen postkolonyal çalışmalar, tanımı metinden söyleme doğru kaydırdı. Artık sorulan soru "hangi metinler?" değil "hangi metinlerde postkolonyal söylem mekanizmaları işlemekte?" biçimini aldı. Bu perspektiften bakıldığında, sömürgeci döneme ait Avrupalı yazarların metinleri, Conrad'ın Heart of Darkness'ı ya da Kipling'in Hindistan yazıları, postkolonyal okuma pratiğinin nesnesi haline gelir; çünkü bu okuma, metnin ürettiği sömürgeci özneyi ve ötekiyi görünür kılmayı amaçlar. Postkolonyal edebiyat tanımı tartışmasının pratik boyutuna gelindiğinde, ders programlarının yapılandırılması, yayın kararları ve çeviri politikaları gibi kurumsal alanlarda hangi metinlerin dahil edileceği ve hangilerinin dışarıda bırakılacağı sorusu siyasi bir anlam kazanır. Kanonik postkolonyal metinlerin baskın olarak Anglofon oluşu ve akademik pazardaki dolaşım eşitsizlikleri, postkolonyal teorinin kendi söylemi içindeki çelişkilerden birini oluşturur.