Tarih müzeleri eleştirisi, kültürel bellek kurumlarının en kritik sorularından birine odaklanıyor: Bir müze neyi temsil eder ve bu temsil kimin bakış açısından şekillenir? Bu soru müze dünyasında son yıllarda giderek daha fazla tartışılıyor; ama henüz yeterince geniş bir kamusal alana taşınmadı. Tarih müzeleri eleştirisi ilk olarak koleksiyonun nasıl biçimlendiğini sorgular. Hangi nesneler sergileniyor, hangileri depo raflarında bekliyor? Bu seçim tamamen estetik ya da tarihsel önem ölçütlerine göre yapılmıyor; kurumsal tarih, finansman kaynakları ve toplumsal baskılar bu seçimi doğrudan etkiliyor. Sergileme dili de tarih müzeleri eleştirisi açısından incelenmesi gereken bir alan. Açıklama metinlerinin tonu, kimin faillik üstlendiği, kimin nesne konumunda bırakıldığı ve hangi olayların nasıl çerçevelendiği, ziyaretçinin zihninde bir tarihsel anlam haritası oluşturuyor. Bu haritayı yönlendiren kurumsal kararlar çoğu zaman görünmez. Temsilin yokluğu da tarih müzeleri eleştirisi gündeminde. Etnik azınlıklar, kadınlar, emekçi sınıflar ve koloniyal dönemde tabi kılınan topluluklar, pek çok tarih müzesinde kendi bakış açılarından değil, egemen anlatının içinde nesneler olarak yer buluyor. Son yıllarda müze küratörlüğünde bu dengeyi düzeltmeye yönelik çaba artıyor; ama değişim yavaş. Mülkiyet ve iade tartışması da tarih müzeleri eleştirisi çerçevesinde güncelliğini koruyan bir konu. Koloniyal dönemde farklı bölgelerden toplanan eserler günümüz müzelerinde sergileniyor. Bu eserlerin köken ülkelerine ya da topluluklarına iade edilmesi gerekip gerekmediği hem etik hem de hukuki açıdan süregelen bir gerilim. Müzeyi değersizleştirmeden tarih müzeleri eleştirisi yapmak mümkün. Aksine bu eleştiri, müzenin tarih anlatısındaki rolünü daha bilinçli bir zemine taşıyor. Ziyaretçinin müzede gördüklerini sorgulaması, müzenin kendi kendini sorgulaması kadar anlamlı.