Sanat atölyesi deneyimimin en yoğun günlerinden biri sekiz saatlik kesintisiz çalışmadı. O gün için plan yoktu; sabah erken girdim, nasıl geçtiğini anlamadan akşam olmuştu. Sanat atölyesi deneyimi şunu öğretiyor: Yaratıcılık çağrıldığında gelmiyor. O gün sabah tuvalin önüne oturdum ve hiçbir şey yapmak istemedim. Fırçayı aldım, bıraktım. Renklere baktım, karıştırmadım. Yarım saat boyunca sadece oturdum. Sonra bir şey kıpırdadı; bir darbeden başladım, bir sonraki geldi ve saatler aktı. O sekiz saatin ilk üçünde çalıştım; en iyi iş o dönemde çıktı. Sonraki üçte zorladım kendimi; bazı kısımlar tuttu, bazıları tutmadı. Son ikisinde tükenmiştim ama bırakmak istemedim. O son iki saatte yaptıklarımı ertesi gün çoğunu kapattım; yorgun beyin güvenilmez kararlar alıyor. Sanat atölyesi deneyimi bana üretkenlik hakkında bir şey öğretti: Uzun çalışma her zaman iyi çalışma değil. Beyin belirli sürenin ardından gerçek yaratıcılığa erişimini kaybeder. Mola vermek çalışmayı kesmek değil; yaratıcılığı beslemek. O güne kadar molaları tembellik olarak görürdüm. Artık görmüyorum. Bir de sessizliğin değerini o gün kavradım. Müzik, podcast, arka plan gürültüsü; hepsi bazen gerekli hissettiriyor ama derin odaklanma sessizlikte yaşanıyor. Atölyenin o sekiz saatlik sessizliği bana bunu gösterdi.