Pantone renk kitabı deneyimim, renk hakkında bildiklerimin yalnızca yüzeysel olduğunu gösterdi. Tasarım okulunda ilk yılımda renk teorisi dersinde hoca bir Pantone renk kitabı getirdi. Bizi sırayla dolaştırdı, herkes tuttu. Bana sıra geldiğinde ağırlığını ve ciltlenmişliğini hissettim, profesyonel bir araçtı bu, bir ders materyali değil. Pantone renk kitabı deneyiminde en ilginç şey renklerin birbirine yakın ama farklı olduğunu görmekti. Aynı sarının on beş tonu vardı. Ekranda ikisi neredeyse aynı görünebilirdi ama yan yana tutunca fark belirginleşiyordu. Bu farkların baskıda, kumaşta, ürün yüzeyinde önemli olduğunu öğrendim. Bir tasarım projesinde bir marka rengi seçmem gerekiyordu. Ekranda seçtim. "Bu renk" dedim. Bastırdık, tamamen farklı çıktı. Ekranın renk modeli (RGB) ile baskı renk modeli (CMYK) uyuşmuyordu. Pantone renk kitabı bu sorunun çözümüydü, her renk için standart bir kod var ve bu kod her cihazda aynı rengi veriyor. Pantone renk kitabı deneyimi bana şunu gösterdi: renk sadece görmek değil, kontrol etmek. Tasarımcı olarak "bu rengi istiyorum" demek yetmiyor, bunu doğru bir dille aktarmak da gerekiyor. Ve o dil Pantone. O günden bu yana renklere bakış açım değişti. Sokakta yürürken binanın boyasını, elbise rengini, tabelayı farklı görmek başladım. "Bu hangi renk ailesi, bu sıcak mı soğuk mu, bu renk hangi duyguyu çağırıyor?" Pantone renk kitabı beni rengi konuşan biri yaptı.