Ajanda tutma alışkanlığı edinmeden önce her şeyi kafamda tutmaya çalışıyordum. "Unutmam" diyordum. Sonra unutuyordum. Toplantıya geç kalıyordum, bir arkadaşımın doğum gününü kaçırıyordum, bir görevi son dakikaya bırakıyordum. Stresim sürekli yüksekti çünkü zihin her zaman bir şeyleri takip etmek zorundaydı. Bir gün dışarıdan organize görünen bir meslektaşıma sordum. Masasında küçük bir defter vardı. "Hepsini buraya yazıyorum" dedi. O kadar. Ajanda tutma alışkanlığını ciddi olarak denemeye başladım. İlk hafta garip hissettirdi. Hem küçük hem büyük şeyleri yazıyordum, toplantılar, aramalar, almam gereken eczacı reçetesi. Kafama güvenmeyince tuhaf bir his geliyor insana. Ama ikinci hafta bir şey değişti. Bir görev yapmam gerektiğinde onu ajandada görüyordum ve zihinsel olarak o görevi önceden taşımıyordum. "Aklımın bir köşesinde tutmak" dediğimiz şeyin ne kadar yer kapladığını o zaman anladım. Ajanda tutma alışkanlığının beni en çok şaşırtan boyutu, kendime dair bir farkındalık yaratması oldu. Haftanın sonunda ne yaptığıma bakınca, enerjimin nereye gittiğini görüyordum. Çok şey yazıp hiç bitiremeyen biri miydim? Yoksa az yazıp sistematik tamamlayan biri mi? Cevap beklenmedikti. İki yıl sonra hâlâ aynı alışkanlığı sürdürüyorum. Sistem kez kez değişti, bazen kağıt, bazen dijital, bazen her ikisi. Ama ajanda tutma alışkanlığının özü kalmadı aynı şekilde: Dışarıya yazmak, içeriyi boşaltmak. Ve bu boşlukta daha iyi düşünüyorum.