Müzik kulübü deneyimim bir ilan panosundan başladı. "Müzik severler toplanıyor" yazıyordu. Altında bir numara. Aradım. İlk toplantıya gittiğimde on iki kişi vardı. Yaşlar farklı, geçmişler farklı. Bir mühendis, iki öğrenci, emekli bir öğretmen, bir grafik tasarımcı. Ortak noktamız müzikti. Ve bu yeterliydi. Müzik kulübü deneyiminde ilk ay ağırlıklı olarak dinleme seansları geçti. Herkes bir parça önerdi, dinledik, konuştuk. Bu toplantıların farkı üretmeden önce dinlemek oldu. Müziği ne için dinlediğimizi, ne hissettirdiğini, ne anlattığını tartıştık. İkinci ayda bir şey denemeye karar verdik: birlikte müzik yapmak. Herkes bir enstrüman getirdi. Gitar, darbuka, kaval, bir de mandolin. Hiçbirimiz müzisyen değildik. Ama bir araya gelince bir şey çıktı. Bozuk, ham, ama bizim. Müzik kulübü deneyiminin en güzel tarafı bu oldu: yargılanmadan denemek. Yanlış nota çalındı, kimse gülmedi. Ritim kaçtı, birlikte düzelttik. Bu ortam şehir hayatında nadir bulunuyor. Altı ay sonra küçük bir halka açık dinleti yaptık. Bir kafenin köşesi, otuz kişilik küçük bir kalabalık. Sahnede değil, aynı masada oturduk ve çaldık. İçimde heyecan vardı ama farklı türden bir heyecan. Performans kaygısı değil, paylaşım sevinci. Müzik kulübü deneyimi sosyal çevreme de katkı yaptı. O on iki kişiden birkaçı şimdi gerçek arkadaşlarım. Müzik olmasa tanışamayacağımız insanlar.