17. yüzyılda Avrupa sanatını ele geçiren bir dramatik güç vardı: karanlık ve ışığın keskin çarpışması, aşırı duygu, hareket ve görkem. Barok sanat, Rönesans'ın dengeli güzelliğine karşı bir tepki olarak doğdu ve her şeyi daha yoğun, daha heyecanlı, daha çarpıcı hale getirdi. Barok sanatın en belirgin özelliklerinden biri chiaroscuro, yani ışık-gölge kontrastı. Bu teknik Barok öncesinde de kullanılmıştı; ama Barok sanatçılar onu dramatik bir silah olarak kullandı. Işığın tek bir kaynaktan geldiği, figürlerin karanlıktan adeta sıyrıldığı o sahne aydınlatması, modern sinemanın spot ışığını öngörüyor. Caravaggio bu tekniğin ustası. Dini sahneleri sokak insanlarıyla resmetti; kirli ayaklar, kaba yüzler, kanlı sahneler. Barok sanatın onu bu kadar tartışmalı kılan da bu: kutsal konuya çok gerçekçi, hatta rahatsız edici bir yüz verdi. Rembrandt ise ışığı farklı kullandı. Fiziksel bir kontrast değil, ruhsal bir aydınlanma aracı olarak. Portrelerindeki figürler gölgeden sıyrılırken iç dünyalarını gözlemciye açıyor gibi görünüyor. Barok sanat Rembrandt'ta hem tekniktir hem psikoloji. Heykel ve mimarlıkta da Barok ruhu görülüyor. Bernini'nin Roma'daki çeşmeleri ve kiliseleri, taşa sıkıştırılmış hareket duygusunu örnekliyor. Barok sanatın Kilise'nin destekçiliği altında yükseldiği de unutulmamalı. Protestan reform karşısında Katolik inancın görsel gücünü pekiştirme ihtiyacı, bu görkemli estetiği teşvik etti. Sanat burada hem estetik hem de siyasi bir araç.