Sabahın sekizinde Mısır Çarşısı'nın önündeydim. Kapılar henüz tam açılmamıştı ama baharat kokusu çoktan sokağa taşmıştı. İstanbul sokak yemekleri hakkında çok şey okumuştum; o gün hepsini bizzat tatmaya karar vermiştim. İlk durağım bir simidçiydi. Adamın ellerindeki ustalığa baktım, simit tepsisi başının üzerinde, kalabalığın arasından süzülerek ilerliyordu. Aldım, ısırdım. Sıcaktı, susamlıydı, dışı çıtırdıyordu. Peynirle yerdim diye düşündüm ama yanımda peynir yoktu. Fark etmedi. Böyle de mükemmeldi. Sonra çarşının içine daldım. Tezgahlar arasında yürümek, her köşeden farklı bir koku gelmek, tarçın, karanfil, kurutulmuş domates, tütsülenmiş et. İstanbul sokak yemeklerinin bu kadar zengin olmasının sebebini işte o dar koridorlarda anladım: Şehrin kendisi bir tarih katmanları yığını, mutfağı da öyle. Öğle saatlerinde Kapalıçarşı çevresindeyim. Bir sokak arasında küçük bir dolmacı buldum. Dışarıdan bakınca sıradan görünüyordu, üç masa, iki sandalye, duvarında sararmış bir takvim. Ama içeri girince tencereden yükselen zeytinyağlı koku her şeyi değiştirdi. Yaprak dolması söyledim. Gelen tabak küçük ama öylesine yerinde bir porsiyondu ki bitirir bitirmez başka bir şey isteyemezdim. Tok değildim ama tam hissediyordum. Sonra Eminönü'ne yürüdüm. Sahil boyunca balık ekmek tekneleri diziliydi. İstanbul sokak yemekleri denince ilk akla gelen bu olur çoğu zaman. Balık ekmeği aldım, yanında turşu. Boğaz rüzgârında yerken gözlerim kapanıyordu. Soğuk değildi ama yüzümü ısıtan güneş vardı. O an şehrin içinde değil, şehrin bir parçasıymışım gibi hissettim. Akşama doğru yorulmuştum ama duramamıştım. Bir köfte standının önünde durdum, küçük bir ızgara, üstünde yanan kömürün kokusu. Bir porsiyon aldım, ekmekle. Yüzlerce yıllık tarihin içinde bir şeyler yemek bu hissiyatı veriyor insana. Sıradan ama sıradan değil. Eve dönünce telefona baktım. Otuz iki fotoğraf çekmişim. Ama o kokuları hiçbir fotoğrafa sığdıramamışım.