Randevuyu almak iki hafta sürdü. Telefonu defalarca kapatıp açtım, "belki gerek yok" dedim kendi kendime. Ama o sabah otobüse binip o binanın önüne geldiğimde, kapı kolunu çevirmekte zorlandım. Terapiye başlama deneyimim, kafamda canlandırdığım gibi değildi. İçeride biri beni sedyeye uzatıp çocukluğumu soracak sanıyordum. Bunun yerine küçük bir oda, karşı karşıya iki koltuk ve bana çay ikram eden bir insan beni bekliyordu. İlk on beş dakika neredeyse hiç konuşmadım. Terapistim konuşmamı beklemedi, zorlamadı. Sadece oturdu. Bu sessizlik beni hem rahatlattı hem de ürküttü. Çünkü o ana kadar hep dolu dolu konuşulduğunda bir şeylerin çözüleceğini sanıyordum. "Buraya neden geldiniz?" sorusu geldiğinde içim sıkıştı. Söyleyeceklerimi o kadar çok düşünmüştüm ki kelimeler birbirine girdi. Sonunda şunu söyleyebildim: "Yoruldum ama neye yorulduğumu bilmiyorum." Terapiste göre bu en dürüst başlangıçlardan biriymiş. Terapiye başlama deneyimi bana şunu öğretti: Hazır hissetmeyi beklersen hiç gidemezsin. Kapıdan girme eylemi, hazırlıktan daha büyük bir adım. O gün kapıyı açtığımda içimde devasa bir beklenti yükü vardı. Hepsini bırakmam gerektiğini sonradan anladım. O ilk seansta bir şey çözülmedi. Ama bir şey başladı. Kendi sesimi duymak için alan açıldı. Terapiye başlama deneyiminin en zor yanı, birinin sizi gerçekten dinlediğini fark ettiğinizde ne söyleyeceğinizi bilememek. Şimdi, aylar sonra geriye döndüğümde, o kapı koluna uzanan elimin ne kadar önemli bir jest olduğunu görüyorum. Çünkü içeri girdim ve bu yeterliydi.