Altın yatırımı ilk deneyimim, bir büyükannenin tavsiyesiyle başladı: "Her ay biraz altın al." O zamanlar çok ciddiye almadım, kulağa eski tarz geliyordu. Sonra ekonomi dalgalandı ve büyükannemin portföyü sanki hiç sallanmamıştı. Araştırmaya başladım. Altın yatırımı ilk deneyiminde öğrendiğim ilk şey, kaç farklı biçim olduğuydu. Fiziksel altın mı, kuyumcudan mı, banka üzerinden mi, gram altın hesabı mı? Her biri farklı maliyet, farklı likidite, farklı risk. Fiziksel altınla başladım. Küçük miktarlarda, düzenli aralıklarla. Ve bu alışkanlığı edinirken bir şey öğrendim: Gram fiyatı ile işlem maliyeti birbirinden bağımsız. Kuyumcudan alırken "alış-satış makası" denen fark var. Kısa vadede alıp satarsan bu fark seni yer. Altın yatırımı ilk deneyimimin ikinci dersi, zamanlamayla ilgili takıntının tehlikesiydi. "Düşünce alayım" diye bekleyince, düşmedi. Yükselişteyken üzüldüm. Sonra anladım ki küçük miktarlarda düzenli almak, zamanlamayı ortalayor. Büyükannemin yöntemi aslında mantıklıydı. Altın tutar mı, tutar mı diye beklemek yerine şunu öğrendim: Portföyün bir bölümünü koyduğun ve uzun süre dokunmadığın bir yer. Kısa vadeli spekülatif bir araç değil. Bugün altına bakışım değişti. Hızlı kazanç değil, uzun vadeli denge. Ve bu bakış açısını daha erken kazanmış olmayı dilerdim.