Utilitarizm, en yalın haliyle şunu söylüyor: doğru eylem, en fazla kişi için en fazla mutluluğu üretendir. Bu ilke kulağa makul geliyor; pratik, ölçülebilir, tarafsız. Ama utilitarizm azınlık hakları söz konusu olduğunda bu görünürde nötr hesap makinesinin ne kadar tehlikeli sonuçlar üretebileceği ortaya çıkıyor. Başlangıç noktası basit bir düşünce deneyi: Beş kişiyi kurtarmak için bir kişiyi feda etmek meşru mu? Katı faydacı hesap buna "evet" diyor. Bireyin hakları, toplam fayda önünde eriyip gidiyor. Tarihsel olarak da bu mantık, azınlıkların çıkarlarının çoğunluğun refahı adına ezilmesini meşrulaştırmak için kullanıldı. Siyaset felsefesinde utilitarizm azınlık hakları tartışması, John Rawls'ın bu hesabı reddetmesiyle yeni bir boyut kazandı. Rawls'a göre, "cehalet peçesi" arkasında tasarladığımız adil bir toplum azınlık haklarını kesmez; çünkü her biri azınlık konumuna düşebileceğini bilerek karar alır. Bu düşünce, faydacı çerçevenin yapısal kör noktasını görünür kılıyor. Eleştiri sadece teorik düzlemde kalmıyor. Refah devleti politikalarında, sağlık kaynağı dağılımında, ceza hukukunda, pratikte utilitarist gerekçeler defalarca azınlık haklarını kısıtlamak için kullanıldı. "Kamunun çıkarı" söylemi, bu kısıtlamayı meşrulaştıran bir örtü işlevi gördü. Faydacılığı tamamen reddetmek de kolay çözüm değil; refah hesabı gerçek politika kararlarında kaçınılmaz bir araç. Ama utilitarizm azınlık hakları meselesinde yetersiz kalıyor; bu nedenle deontolojik çerçevelerle, yani kişinin devredilemez haklarını merkeze alan yaklaşımlarla dengelenmesi gerekiyor. İki teorinin bir arada kullanılması, daha sağlam bir etik zemin sunuyor.