Üniversite ikinci sınıfta bir akademisyen bana şunu sordu: "Okurken kelimeler bazen yer değiştiriyor gibi mi görünüyor?" Evet diyince yüzü değişti. "Disleksini hiç test ettirdin mi?" diye sordu. Disleksi eğitim deneyimim, o an öncesinde adlandırılmamış bir kaostu. İlkokuldaki zorlukların, yavaş okumak, harfleri karıştırmak, yazılı sınavlarda zamanın dolması, bir sebebi olduğunu bilmiyordum. "Dikkatsizsin" deniyordu. "Yeterince çalışmıyorsun" deniyordu. Ben de inanıyordum. Disleksi eğitim deneyiminin en ağır yükü utançtı. Diğerleri okurken ben takılıyordum. Sesli okuma etkinliklerinde sıram geldiğinde içim burkulurdu. Bir şeyler kaçırıyordum ve neden olduğunu anlamıyordum. Teşhis aldıktan sonra iki his çarpıştı: rahatlama ve öfke. Rahatlama çünkü artık sebebi vardı. Öfke çünkü yıllarca bunu bilmeseydim, daha iyi destek alabilirdim. Disleksi eğitim deneyimim sonrasında bazı şeyleri yeniden değerlendirdim. Sesli öğrenmek benim için yazılı materyalden çok daha etkiliydi. Uzun metinleri kısaltarak ve haritalar çizerek işlemek daha verimli oldu. Bu stratejileri çok geç öğrendim ama öğrendim. Şimdi yirmi sekiz yaşındayım. Hâlâ okuduğumda bazı satırları atlarım, hâlâ bazı harfleri ters yazarım. Ama artık aptal değil, farklı öğrenen biri olduğumu biliyorum. Bu ayrım küçük görünüyor ama üstüme yük mü, yoksa araç mı olduğunu belirliyor.